İnanmayacaksınız ama bu dünyada hala bir karşılık gözetmeden çalışan fedakar insanlar var.

Bir grup Fransız ve Türk, Strasbourg'da Türk sinemasına ve Avrupa'daki Türk imgesinin düzelmesine yardım etmek için canla başla uğraşıyorlar.

Contreplonge Dergisi çevresinde buluşmuş olan genç insanlar bugünlerde 4'üncü Türk Filmleri Haftası'nı düzenlediler.

Strasbourg Belediye Başkanı'yla yakın dost olan Faruk Günaltay, Türkiye'nin tanıtımı için büyük fonlar sağlıyor.

Türkiye'den davet edilen sanatçılar, yönetmenler ve kültür adamlarıyla açık oturumlar, film gösterileri ve konserler birbirini izliyor ve Strasbourg gibi önemli bir kent, her yıl Türk sanatını biraz daha tanıyor.

İşte bu bir birikimdir.

Türkiye'nin dış görüntüsü ancak kültürle düzelir.

Ülkelerin ve ulusların birbirini tanıması için sanattan daha geçerli bir yol var mı?

Söz kültürden açılmışken Strasbourg yöresindeki şarap kültüründen sözedeyim biraz.

Alzas bölgesi şaraplarıyla ünlü.

Strasbourg'un dışına çıkıp Alzas vadisine daldığınızda "Şarap Yolu'na giriyorsunuz. İki yanda bakımlı üzüm bağları ve belli aralıklarla dizilmiş görkemli şatolar göze çarpıyor.

Bağlardan toplanan üzümler bu şatolara getiriliyor ve dev fıçılarda üretilen şarap orada şişeleniyor. Dolayısıyla şaraplar şatonun adını taşıyor.

Yol üstündeki şatolardan ve kavlardan şarap tadmak ve satın almak mümkün.

Bu bölge şaraptan trilyonlar kazanmakta. En büyük ihracatları Amerika ve Kanada'ya.

Hele traminer üzümünden yapılan keskin aromalı bir şarap var ki tadı ve kokusu baş döndürücü.

"Şarap Yolu"nu sürdürürseniz iki ilginç dağa varıyorsunuz: Maymunlar Dağı ve Kartallar Dağı.

Adlarından anlaşıldığı gibi birisi binlerce maymunla, öteki binlerce kartalla dolu.

Pazar günümüzü Alzas vadisinin dingin ve huzur veren yollarında geçirdik. Öğle yemeği için uğradığımız Chatenois köyünde Dontenville adlı tipik bir köy lokantası çıktı karşımıza. Bizim Safranbolu mimarisini hatırlatan evleriyle çok hoş bir köy olan Chatenois'nın ortasındaki lokanta iri kütükler kullanılarak yapılmış basit bir evdi aslında.

Ne var ki bütün özelliğini de buna borçluydu. Çünkü ev "Gerçek"ti. Turistik bir taklit içine girmemişti. Ve siz gerçek bir Alzas köy evinde, bölge yemekleri yeme şansına sahip oluyordunuz. Bütün bölgeyi tadmanın ve derinliğine varmanın yöntemi buydu.

Türkiye'ye gelen yabancıların da istediği buydu işte: Türk dekorunda, gerçek Türk yemekleri.

Oysa gittikçe kimliğini yitiren kültürümüz, kendinden utanan kuşakların elinde soluk bir hayale dönüşmüyor mu?

Batıdan fazla batıcı olduğumuz için dünyanın belki de en zengin mutfağı olan "Türk mutfağı"nı terkettik.

Türk kahvesi yerine Nescafe içmeyi marifet sayıyoruz.

Lokantalarımızda Osmanlı yemeklerine rastlanmıyor.

çeşidi görülüyor da Ancar zengirofkebap gesid hor gorivor si sayılıyor.

Kaldı ki yalnız mutfak yaşamıyor bu kişiliksiz dönemi.

Evlerimizin döşemesinden tutun da mimariye kadar hayatın her alanı, soyundan sopundan kopmuş bir zevksizlik örneği.

Galiba tek çare Türkiye'nin kendi kendisini yeniden keşfetmesi.

Aydınlarımızdan başlamak üzere, "Yerli" olmanın bir aşağılanma nedeni sayılmaması gerekiyor.

Yoksa halk deyiminde olduğu gibi çıktığı kabuğu beğenmeyen tosbağaya döneriz.

Kendi kimliğinden utanarak kalkınmış bir tek ülke biliyor musunuz?

Ben bilmiyorum.