Burjuvazi kadar belirsiz, görece ve ülkeden ülkeye, devirden devire farklılık gösteren kavrama az rastlanır. Bu yüzden edebiyatta burjuvazi konusunu ele alırken işe önce “burjuvazi nedir?” sorusuyla başlamakta yarar var. Ansiklopediler bu kelimenin Yunanca köylü anlamına gelen pyrghos’tan türediğini, İtalyanca’ya borghesi olarak geçtiğini, Fransızca’ da önceleri burgeis, Almanca’da bürger olarak kullanıldığını yazar. Demek ki burjuvazinin ilk çıkışı, köylülük. Avrupa’daki tarihsel gelişmeyi hesaba katmadan ele alırsanız bu tanım bizdeki duruma cuk oturur. Çünkü bizde de köylülükle burjuvazi arasında, çok kısa bir zamana sığdırılmış doğrudan bir bağ vardır. Dedesi köylü olmayan Türk zenginine çok zor rastlanır. (Yanlış anlaşımasın köylü ya da köy kökenli olmanın hiçbir küçültücü, kötü bir yanı yoktur. Burada sadece bir saptama yapıyorum) Bunun sebebi Osmanlı’da ticaretin farklı din mensupları tarafından yürütülmesi, Türklere ise askerlik, memurluk ve daha çok da çiftçilik dışında pek bir iş kalmamış olmasıdır. Ulus devlet kuruluşunda ticaretin Müslüman olmayanların elinden alınması ve “Milli Burjuvazi” yaratma amacıyla birtakım Türklerin devlet eliyle zengin edilmesi, bugün adına “Türk burjuvazisi” denilen kesimin varlık sebebidir. Bu noktaya geri dönmek üzere, burjuvazinin Avrupa’daki izini sürmeye devam edelim.
19. yüzyıla kadar pek hor görülen ve ufak ufak ticaretle meşgul olmaya başlayan burjuvalar, aristokrasinin güç kaybetmesi sayesinde giderek geliştiler ve servet sahibi olmayı başardılar. Bu insanlar, zamanla servete kavuşsalar bile aristokratın yanında eziklik duymaya mahkumlardı çünkü aralarında hem yüzyıllara dayanan “efendi-köle” ilişkisi vardı hem de aristokratlar daha incelmiş zevklere ve kültüre sahipti. Bu zevk kendisini gastronomiden müziğe, edebiyattan dile kadar her alanda gösteriyordu. Bunun üzerine para kazanan burjuvaların aristokratlara özendiği, yeni yaptırdıkları malikaneleri onlar gibi döşediği bir dönem başladı ve bu yeni merak hemen romancıların dikkatini çekti. Bu özenti, burjuvaları aynen aristokratlar gibi evlerinde edebiyat suareleri düzenleme, ünlü yazarları ve şairleri davet etme, kızlarına piyano dersleri aldırma modasına sürükledi. Para kazanarak maddi hırsını tatmin etmiş olan burjuva, şimdi manevi ve kültürel hazlar peşinde koşuyordu. Kendileri olmasa bile gelecek kuşakları, aristokratlar gibi saygın bir kültür düzeyine erişeceklerdi. Öyle de oldu. Okuyan yazan, nitelikli müzik dinleyen, evlerinde filozofları, şairleri ağırlayan, ressamlara kol kanat geren, tablo alan, galerilerde, konserlerde boy gösteren genç kuşakları sayesinde burjuva tanımı nitelik değiştirdi ve “sıradan adam” kökeninden sıyrılarak üzerine şık bir zenginlik-görgü-zevk pelerini giydi. Bizde ise ne yazık ki bu süreç gerçekleşemedi. Çünkü birtakım köy kökenli ailelerin devlet eliyle para kazanması çok hızlı olmuştu ve doğal olmayan bu gelişme yüzyıllara yayılamamıştı. Belki bundan daha önemli ikinci sebep ise Osmanlı’da hanedan dışında aristokrasinin bulunmayışıydı.
Osmanlı İmparatorluğu, bir insanın ismini taşıyan ender egemenliklerden biridir. Rusya’yı uzun süre Romanof hanedanı, Fransa’yı Merovenj, Karolenj, Bourbon gibi hanedanlıklar, Avusturya-Macaristan’ı Habsburg’lar yönetmiştir ama devletlerin adı Rusya, Fransa, Avusturya, Macaristan olarak kalmıştır. Hiç kimse Fransa’ya Louis ya da Rusya’ya İvan adını vermemiştir. Oysa bizde her şeye hakim bir aile vardır ve bu aile kurucu dedelerinin adıyla anılır. Anadolu’da bulunan Türk beyliklerini teker teker yok eden de Osmanlı ailesidir. Çünkü rakip istememektedir. Büyük bir ihtimalle bir iki istisna hariç, padişahların Türk kızıyla evlenmemeleri de bu sebebe dayanmaktadır. Hiçbir Türk ailesi tahtta hak iddia etmemelidir. Osmanlı’da ileri gelen ve zenginleşen kişiler idam edilirken şeyhülislamdan “Kanı ve malı helaldir” fetvası alınır. Yani infaz, tek bir kişinin ölümüyle bitmez, aile ve servet de yok edilir. Bu yüzden yüzyıllara dayanan bir soyluluk ve servet sahibi aristokrat aileler yoktur bizde. Osmanlı’nın son döneminden kalan zenginlerin çoğunluğu 2. Abdülhamid devrinin “Nişantaşı’nda konak, Boğaziçi’nde yalı verilen” jurnalcileridir. Bu yüzden, Cumhuriyet devrinde aniden zengin edilen köylü ailelerinin özenecekleri, örnek alacakları, taklit edecekleri bir “aristokrasi” bulunamamıştır. Para kazanan burjuvaların yeni kuşakları kente göçle birlikte serpilip gelişen bir eğlence biçimine, arabeske ve lumpen kültürüne dört elle sarılmışlardır. Dilimize yerleşen “Sonradan görme” deyiminin kökeni budur. Bir ülkede burjuvazi olmazsa romanı da olmaz. Bu yüzden Türk romanı gerçek bir burjuvaziyi anlatmak bakımından pek cılızdır. Ama yerimiz doldu. Bu ilginç konuya gelecek pazar devam edelim. BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN…
