YNAYA baktığımızda ne görüyoruz: Türkiye'nin dış itibarı ayaklar altında. Avrupa Birliği'ne girme hayali bir kuyruklu yıldız kadar uzak.

Bütün komşularımızla başımız dertte.

İç savaşta 20 bin insanımızı yitirmişiz.

2000 yurttaşımız faili meçhul cinayetlerde yok olup gitmiş.

Muammer Aksoy, Doğan Öz, Bedrettin Cömert, Abdi İpekçi, Çetin Emeç, Uğur Mumcu, Turan Dursun gibi birçok aydın katledildiği halde katilleri yakalanamamış.

Diyarbakır örneğinde görüldüğü gibi ülkenin bazı yörelerinde açlık hüküm sürüyor.

Gelir dağılımı inanılmaz şekilde bozulmuş.

Paramız hızla değer kaybediyor ve Avrupa Birliği'ndeki 17 ülkenin toplamından yüksek bir enflasyonla yaşıyoruz.

Devleti çeteler sarmış.

Güvenlik güçlerine sızan ideolojik kılıflı suç örgütleri, inanılmaz cinayetler işlemekle.

Manevi boşlukta sallanan yüz binlerce insanımız sahte tarikat şeyhlerinin her türlü istismarına açık.

Hapishaneler kaynıyor.

Halkın her türlü protesto gösterisi, vahşi dayaklarla bastırılmakta.

Rüşvet ve yolsuzluk bataklığında çırpınan politikacılar, siyasi hesaplarla kurulan komisyonlarda aklanıyorlar.

Halk yoksul, iç savaş yorgunu, hastane kapılarında çaresiz ve ülkenin geleceğinden umudu kesmiş.

SORUMLU KİM?

Yukarıdaki özetlemenin fazlası var eksiği yok ve biz bu değerlendirmeyi keyfimizden yapmıyoruz.

Kim ülkesinin bu durumda olmasını ister?

Ne var ki, her aklıbaşında insan bu tablonun farkında.

Peki, bu işin sorumlusu kim?

Kim, büyük umutlarla başlayan ve dünyada bir yıldız gibi parlayan genç Türkiye Cumhuriyeti'ni bu hale getirdi?

Bu ülkeyi yönetenler mi?
Yoksa şairler yazarlar ve sanatçılar mı?

Aklıbaşında her insan için bu sorunun cevabı açıktır:

Elbette ki politikacılar sorumludur bu durumdan. Çünkü yönetme sorumluluğu onlardadır.

Gelin görün ki yönetici kadrolar kendi sorumluluğunu sırtından atmak ve kötü gidişe birtakım mazeretler uydurup, özellikle muhalif aydınları suçlamakta pek mahirdir.

Bu ülkeye kötülük etmiş beceriksiz, cahil ve cüretli yöneticiler, emekli bile olsalar kasım kasım kasılarak dolaşmakta ve saygı görmek istemektedirler.

★★★

ŞİMDİ bir de aydınların maceralarına bakalım:

Nazım Hikmet, 13 yıl hapiste yatırıldı ve sürgünde ölmek zorunda bırakıldı.

Sabahattin Ali, kafası sopayla parçalanarak öldürüldü.

Aziz Nesin, linç girişimlerinden zor kurtuldu.

Yaşar Kemal, ömrü boyunca çektikleri yetmiyor gibi 70 yaşından sonra hapis cezalarına çarptırıldı.

Önüne gelen suçluya yeşil pasaport dağıtan devlet, Ruhi Su'ya bir normal pasaportu çok gördüğü için, koca ozan tedavi olamadan yaşamını yitirdi.

Çetin Altan, hakkında açılan 300 davayı ve hapiste yitirdiği gözünü unutturacak yeni davalarla karşı karşıya kaldı.

Manisa'da şarkı söyleyen ve duvara yazı yazan gençler, inanılmayacak kadar ağır hapis cezalarına çarptırıldı.

Bu zulüm listesi böyle uzayıp gider.

★★★

BUNA karşılık eski politikacılar, ihtilal liderleri, şehirleri kepaze eden belediye başkanları, yani esas sorumluluk taşıması gerekenler, günlerini gün ediyor ve "Büyük Türk Büyükleri" olarak anılıyorlar.

Durum apaçık ortada işte!
Başka söze hacet var mı?