Berlin’de Akademi’nin düzenlediği “Türkiye, Avrupa, İslam” başlıklı toplantıya tek Türk konuşmacı olarak katıldım. Geçen hafta da Strazburg’ta Avrupa Konseyi’nin ilkbahar çalışmalarındaydım. Son aylarda Avrupa ile iyice yoğunlaşan temaslar ve her seviyeden insanla konuşma, zaten bildiğim bir gerçeği bir kez daha kavramama yardımcı oldu. Biz yalnız kaldık. Belki de dünyanın en yalnız ülkesiyiz. Avrupalılarda Türkiye’ye karşı sarsılmaz önyargılar oluşmuş durumda. Bizi sevmiyorlar, içlerine almak istemiyorlar, Avrupa senaryosu içinde bir rol vermiyorlar. Yüzümüze en çok gülenlerde bile, Türkiye’nin Avrupalı olmadığı ve olamayacağı yönünde kesin bir kanı oluşmuş durumda. Belki hepsi Giscard gibi konuşmuyor ama Türkiye’yi samimiyetle destekleyen üç beş politikacının dışında, çoğunun düşüncesi böyle. Avrupa’da yaşayan milyonlarca Türk’ün otuz senedir “entegrasyon” yolunda adım atmaması da bu önyargıları pekiştiriyor. Türkiye’yi her gün önünden geçtikleri Türk manav ve bakkallarda satılan elma, domates ve pidelerle özdeş kılanlar pek çok. Akademi başkanının konuşmasında bunu belirtmesi üzerine dedim ki: “Bir ülkeyi, bir kültürü, tarihte yer tutmuş bir uygarlığı döner-pide düzeyinde algılamak bu toplantıya yakışmıyor. Yoksa benim de bu mantığı kullanarak koskoca Alman kültürünü, Goethe’yi, Sebiller’i, Wagner’i ‘sosis’ olarak algılamam gerekir ama ben bunu yapmıyorum.” Türkiye’nin yalnızlığı artıyor. Uygar dünyanın önyargısı, “Türklerle aynı değerler sistemini paylaşmadıkları” tezine dayanıyor artık. Eleştirilecek yönlerimiz var ama bu kadar yok sayılmayı, hor görülmeyi de hak etmiyoruz. Türkiye, yıllardan bu yana Avrupa kapılarında itilip kakılmaktan, hor görülmekten, ikinci sınıf insan muamelesine muhatap olmaktan, avuç açmaktan bıktı, yoruldu, incindi. Hayal kırıklığına uğraya uğraya, Avrupa’dan da Batı’dan da umudunu keser hale geldi. Bu ülkeyi yönetenlere sesleniyorum: Artık halkın önüne, hiçbir zaman gerçekleşmeyecek hedefler koymayın. Beklentiyi büyütmeyin ki hayal kırıklığı da o denli büyük olmasın. Aralık Kopenhag zirvesinden önce de yazdım, kaç kez tekrar ettim: AVRUPA TÜRKİYE’Yİ İÇİNE ALMAYACAK! Göreceksiniz: 2004 Aralık ayında da başlamayacak müzakere takvimi. Artık bu gerçeği anlayıp buna göre yeni bir strateji oluşturalım. Bu köşeyi okuyanlar bilir: Kaç yıldır “özel statü” sözünü tekrarlayıp duruyorum. Türkiye eninde sonunda Avrupa ile bir “özel statü” çerçevesinde buluşacak. Bunun başka yolu yok. Öyleyse vakit varken bu “özel statü”yü biz isteyelim. Stratejiyi biz oluşturalım. “AB üyesi olmak değil, sizinle özel bir statü çerçevesinde ilişkilerimizi düzene koymak istiyoruz” diyelim. İnanın böylesi hem daha gerçekçi, hem de kapıda bekleyerek yalanan bir ülke konumu kadar onur kırıcı değil. Avrupa’nın kurt politikacıları hiçbir zaman 70 milyonluk bir ülkeyi, bütün sorunlarıyla sırtlanıp içeriye almayacak. Bakın yıllardır sürdürdüğümüz yanlış politika bizi ne duruma düşürdü: Türkiye yakında, AB üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti’nde büyükelçilik açacak, sefirimiz gidip Papadopoulos’a itimatnamesini sunacak. Türkiye’nin kaderini tayin edecek olan AB görüşmelerinde Kıbrıs Cumhuriyeti de karar alıcılar arasında bulunacak. Niye bizim gözümüz açılmıyor bilmem ki? Ebediyen sürecek bir trahom hastalığına mı tutulduk?
