Berlin’de bir eczaneye girdim. Tezgâhın arkasında duran iri yarı, kara gözlü çocuk Türk’müş. Delikanlıda bir sevinç, bir sevinç sormayın gitsin. “Gel kız!” diye eczanede çalışan bir Türk kızını çağırdı. Birlikte resimler çekildi, öpüşüldü, imza verildi, ayaküstü sohbetler yapıldı. O sırada eczaneye giren bir başka adam da katıldı bu muhabbete. Yaşlı bir adamdı; üstünde kahverengi, eprimiş bir palto vardı, başına bir beysbol kepi takmıştı. Kemik erimesi varmış. Doktorun yazdığı kalsiyum ilaçlarını almaya gelmiş.”Şimdiye kadar bi kaç bin hap içmişimdir” dedi. “Ama Allah razı olsun, şimdi durumum çok iyi. “Beni gördüğüne ne kadar sevindiğini, “ne kadar şeref duyduğunu” tekrarlayıp duruyordu. Sonra nereye gideceğimi sordu, ileride bir metro istasyonu (u bahn) vardı: Turmstrase istasyonu. Oraya gidip metroya bineceğimi söyledim. Birlikte gitmek için ısrar etti. “Zahmet etmeyin” dedim. “Ben yolu biliyorum. “Ama adama laf anlatmak mümkün olmadı. Birlikte yürümeye başladık. Adam yolda bir yandan “şeref duyduğunu” belirtiyor, bir yandan da söylenip duruyordu: “Zahmet etmeymiş! Ne zahmeti ya. Adam dil bilmez diş bilmez; garip işte. Elalemin memleketinde yolları garıştırır, gaybolur. Hiç yalnız bırakılır mı? “Ben yine, gösterdiği nezakete teşekkür ettiğimi ama gerek olmadığını, yolları bildiğimi söylüyorum. Ama dinlemiyor.’Trenleri falan birbirine garıştırırsın. Olmaz, bırakmam. “Sonra birdenbire daha parlak bir fikirle heyecanlandı: “Ev yakın” dedi “gidip çay içelim.””Aman” dedim, “çok isterdim ama mümkün değil. Bir arkadaşla buluşacağım.””Nerede buluşacaksın?””Kufürstendamm’da.””İyi, ben görüreyim oraya seni.””Vallahi gerek yok, billahi gerek yok. Şuradan üç duraklık yol. Ben kendim giderim.”Adam yine kendi kendine söylenmeye başladı: “Gidermiş. Dil bilmez diş bilmez, yahu yolları nereden bilecen sen? “Sonra bana döndü ve “Açlığın var mı? Döner alayım!” dedi. “Hayır” dedim, “sağol, aç değilim. “O sırada aklıma bir kurtuluş yolu geldi. “Ben” dedim, “şimdi hatırladım. Otele dönüp bir şey almam gerekiyor. Hadi bana müsaade!””Lafı mı olur” dedi, “otele de gideriz. “Çaresiz gerisin geri yürüyerek otele gittik. Ben odama çıktığımda o lobiye yerleşiyordu. Biraz sonra geri geldim, tam dışan çıkacağız, adam dedi ki: “Müsaadenle şurada bir küçük su döküvereyim.””Aman çok iyi” dedim. “Sen kal, benim acele yetişmem lazım.””Yok” dedi, “o kadar aceleyse, sonra yaparım olur biter. “Yine yollara düştük. İstasyona doğru yürümeye koyulduk. Otuz yıldır Berlin’deymiş. Emekli olmuş ama artık oraya o kadar alışmış ki Türkiye’ye dönemiyormuş. Sonunda metro istasyonuna vardık. Ben otomatik makineye para atmaya çalışırken elimi kolumu tutuyor ve bileti almaya çalışıyordu. Çevredeki Almanlar tuhaf tuhaf bakıyorlardı bize. Sonunda tren geldi ve ben güç bela kendimi vagonlardan birine attım. Geriye bakıp el salladığımda o hâlâ bir şeyler söylemeye çalışıyordu bana.