Bir roman fikrinin nasıl oluştuğu konusunda bir örnek vereyim: Son yıllarda dünyada çok moda olan, sevilen bir yazar var, Japon Haruki Murakami. Ben de seviyorum, ilgiyle okuyorum kitaplarını. “Yaban Koyununun İzinde” adlı bir kitabı var. Dedektif hikâyesini andırıyor. Japonya’da koyun bulunmazmış. 19. yüzyılda koyun ithal edilirmiş. Bir koyunun sırtında bir yıldız varmış. O koyunu bulmak gerekiyormuş çünkü sırtı yıldızlı yaban koyunu insanların içine giriyor, kişiliğini çalıyormuş. Biraz düşünmeye başladım, Murakami bu aykırı konuyu nereden çıkartmış olabilir diye. Kendimi Haruki Murakami’nin yerine koydum. Sonra aklıma Cengiz Han ile ilgili, yarım yamalak duyduğum bir söylence geldi. Onun içine de kutsal bir koyunun girdiğine inanılırmış. Murakami Asyalı’dır. Elbette Cengiz Han hikâyeleri ile büyümüş. Her gün bunun gibi binlerce şey okuyoruz internetten ama bir romancının kafası farklı çalışıyor, ben bundan ne yapabilirim, nasıl bir hikâye çıkarabilirim diye düşünüyor. Aslında çok hoş bir imge bu. Hani bir kartal, bir kaplan desen neyse de koyun giriyor adamın içine. Tuhaf bir şey, bir anti-kahramanlık öyküsü, Tabii romancı Japon olduğu için söylenceyi Japonya’ya getirecek. Çağdaş bir romancı olduğu için de konuyu günümüzde geçen bir hikâye içine yerleştirecek. Kitabı okutacak şekilde esrarengiz bir havaya büründürecek. Bir parça realist ögeler koyacak. Böylece içine koyun girmiş bir adamın daha sonra koyunu kaybetmesi, koyunu araması ve ararken gezdiği modern Japonya’yı anlatması izleğinde gelişen bir roman ortaya çıkacak.
Yaşar Kemal ile hep edebiyat konuşuruz. Çok güzel bir sözü vardır, şöyle der: “Roman öyle bir şeydir ki, bir karıncadan yola çıkıp evrene ulaşabilirsin. O kadar genişletebilirsin.” Çok doğru bir söz. Bir karıncayı anlatırsın, karıncanın geldiği yuvayı, yuvanın oradaki ağacı, ağacın oradaki insanın hikâyesini, o adamın oturduğu kasabayı, derken bütün dünyayı anlatabilirsin.
Mesela sizlerle roman konuları düşünelim. Bugün kitap fuarına geldik. Diyelim ki bu konu hakkında bir şeyler yazacağız. İnsanların çoğu şöyle yazar: Fuar çok kalabalıktı. Her yer kitapla doluydu. Yazarların önünde imza için kuyruk oluşmuştu. Okuyan insanların sayısı artmış gibi görünüyordu vs. Sonra da bireye geçer: Bu kadar çok kitapla ve kitapseverle çevrili olmak içimdeki sıkıntıyı biraz hafifletti. Bunlar daha süslü, tumturaklı cümlelerle, metaforlarla da yazılabilir. Mesela “Fuarın tavanını sadece lambalar mı aydınlatıyordu yoksa kitaplardan vuran ışık mı?” denebilir. Bu satırlarda hem kahramanın (aslında yazarın) bunaldığını hem de okur yazar birisi olarak topluma kitap okutmak gibi yüksek amaçlar taşıdığını anlayabiliriz. Ama kusura bakmayın bunu yapmak “iyi edebiyat” kapsamına girmiyor. Şu soruları sormak gerekir: Okur sizi niye alıp okusun? Neden para verip böyle bir kitabı alsın? Çünkü okuma yazma bilen herkes bu satırları yazabilir. Gözlemler üzerine mutlaka biraz hayal gücü, biraz yaratıcılık, ilgi çekici bir hikâye eklemek gerekiyor. Ayaküstü bir örnek oluşturmaya çalışalım: Diyelim ki buradaki bir yayınevi standında genç bir kız ve erkek tanışır. Aynı kitaplardan hoşlandıklarını fark edip bir kahve içer, yakınlaşırlar. İkisi de üniversite son sınıftadır ama ayrı kentlerde okumaktadırlar. “Birbirimizi bir daha göremezsek bir yıl sonra pazar günü saat 14.00’te burada buluşalım” diye sözleşirler. Ertesi yıl erkek geldiğinde kızı bulamaz. Ona ne olduğunu araştırmaya başlar ve korkunç gerçeklere ulaşır. Kız, tıp fakültesini bitirdikten sonra dağa çıkmıştır. Onu bulmak için peşinden gider… Aman sakın böyle bir roman yazmaya kalkmayın. Bu sadece hayal gücünüzü zorlamak için ayaküstü uydurulmuş basit bir şey (gülüşmeler). Ya da şöyle bir konu düşünebiliriz: Çok sivri dilli, birçok kitabı kötülemekle ün salmış bir edebiyat eleştirmeni fuara gelir. Dar bir koridora girdiği zaman raflardaki bütün kitaplar, intikam almak için raflardan fırlayıp adamın başına düşer ve eleştirmen bir kitap denizinde boğulur. Pek Borgesvari kaçar ama fena bir hikâye değil doğrusu. Hayal gücünün sınırı yoktur. Şu anda bulabildiğimiz şeyler bunlar ama siz eminim daha güzellerini, daha ilginçlerini büyüklerini bulursunuz.
Yazacağınız kitap, enteresan ve okumaya değer bir şey olmalıdır. Herkesin gördüğü şeyleri düzgün bir dille kâğıda geçirmek roman olmuyor. O bakımdan herkesin yapabileceğini zannettiği ama zor olan bir süreçtir roman yazmak. Roman ille de çok ilgi çekici, sıradışı, uç bir olayı anlatmak zorunda değil elbette. Franz Kafka gibi, bir sabah uyandığında böceğe dönüştüğünü gören Gregor’un hikâyesini de anlatabilir, Balzac, Stendhal, Frazer gibi gündelik hayatları da. Konu sınırlaması getirilemez. Ben yukarıdaki örnekleri sadece hayal gücünüzün sınırlarını zorlamak için verdim. Bu açıdan bakıyorum da dünyada okunacak roman sayısı çok az.
Gençliğimden beri dünyadaki romanları takip ederim. Publisher’s Weekly gibi yayıncılık dergilerini izlerim. Yurt dışında da kitaplarım çıktığı için oralara gidip geliyor, yayıncılarla, yazarlarla konuşuyorum. Ne yazık ki dünyada da çok yanlış fikirler var, kötü romanlar yazılıyor. Her şeyde olduğu gibi edebiyatta da modalar egemen oluyor ama bunlar beni hiç ilgilendirmiyor. Son otuz-kırk yılda; kitaplar kendi içinde bir oyun oynamalı, bir kitaptan başka bir kitap çıkarmalı ya da bir kişilik ikiye bölünmeli gibi ögelere ağırlık veren post modern edebiyat modası var. Bir de kitap ne kadar zor okunursa derinliği o kadar fazla olur anlayışı egemen. Bu anlayış yanlıştır. Buna karşı hepimiz mücadele edelim. Dünyanın en büyük yazarı William Shakespeare, kıskançlıktan karısını boğan adamın hikâyesini anlatıyor Otello oyununda. Bizim Anadolu’da yıllarca “Arabın İntikamı” adıyla sahnelendi ve halk bunu çok sevdi. “Bu yüksek edebiyattır, sıradan insanlar okuyamaz” gibi bir tez doğru değil. Halklar Dickens, Dostoyevski, Tolstoy okumuş da bu yazarcıkları mı anlayamayacak? Charlie Chaplin gelmiş geçmiş en büyük sinemacıdır. Halk eskiden köylerde bile Şarlo Şarlo diye taklitlerini yapardı. Picasso resimde kübizm akımının yaratıcısıdır. Gidip en kıyıda köşedeki insana sorun. Picasso’yu bildiği gibi “ağzı bir yerde, gözü başka yerde” diyerek kübizmin ilkel bir tanımını da yapar. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı nedir? Bir ihtiyar tefeci kadını öldüren gencin hikâyesidir. Bütün bunlar hayatın içerisinde yer alan şeylerdir. Bunlar entelektüel konular olarak sınıflanamaz. Çünkü edebiyatın malzemesi doğrudan doğruya hayattır ve edebiyat sıkıcı bir şey değildir, eğlencelidir. İnsanlar zevk aldıkları için kitap okurlar.
