Yıl 1993. Sabah Gazetesi’ndeki köşemde “Üç Kutuplu Türkiye” tezini işlemeye başlıyorum: “Şu anda Türkiye’de sağ ve sol kutupları var sanılıyor ama bu kutuplar hızla erimekte. Yerini daha tehlikeli ve tarihsel kökleri olan ayrımlara bırakmakta. Önümüzdeki yıllarda din, Kürt ve Türk milliyetçiliği kutuplarına ayrışmış bir Türkiye göreceğiz. Bugün birbirine silah çeken sağ ve sol, ileride milliyetçilik kutbunda birleşecek, kol kola girecek.” Sonraki yıllarda bu tezi yüzlerce yazı ve konuşmada tekrarlıyorum. 1998’de CHP Parti Meclisi’nde anlatıyorum. “Bu sürecin sonunda CHP ve MHP kol kola girerse şaşırmayın!” diyorum. İtiraz sesleri yükseliyor.
Ama gördüğünüz gibi pazar günü Meclis’ten üç kutbu yansıtan bir tablo çıkacak. Bir yanda dini referans alan AKP, öte yanda milliyetçiler CHP-MHP, üçüncü olarak da Kürt milletvekilleri. Barajlar, halktaki bu ayrışma Meclis’e yansımasın diye konulmuştu ama felaketle sonuçlandı ve artık bir anlamı kalmadı. Madem ki halkın kutuplaşmasını önlemediniz, o zamana bırakın Türkiye’deki her grup, her görüş derdini TBMM’de anlatsın.
Yıl 1994. Televizyonda bir açık oturum: Bütün belediye başkanı adayları orada. Tayyip Erdoğan’a soruyorum: “Burada bulunan diğer adaylarla sizin aranızda temel bir fark var mı? Siz Cumhuriyet ve laiklik ilkeleri açısından bu gruba dahil misiniz, yoksa ayrı mı düşünüyorsunuz? Bu duruma açıklık getirirseniz her şey yerli yerine oturur.” Erdoğan bu soruma cevap vermiyor ve sonradan Amerikan Neo-con’larıyla kol kola girerek AKP iktidarını tezgâhlayacak olan bazı Türk gazetecileri beni bu sorumdan ötürü kınıyorlar. Oysa bu durum daha o zaman netleşmeliydi.
Yıl 1994. İstanbul seçimlerinin sonucu bir hafta kesinleşemiyor. Bütün gazete manşetleri çöplüklerden çıkan oy rezaletiyle dolu. Öylesine büyük miktarda oy çalınmış ki seçimin iptali bile gündeme geliyor. Bazıları partililer sandıkları alıp evlerine götürmüşler. Seçim Kurulu “Evet hile vardır!” diyor “Ama tespit edilebilen hile miktarı seçim sonucunu değiştirmeye yetmemektedir.” Ya tespit edemediklerin demiyor kimse! Basın soruyor, ne düşünüyorsun diye; “Bu seçimde Türkiye’nin kaderi döndü. Ülkenin geleceğinden çok kaygılıyım.” diyorum.
Yıl 1997. Ankara Hipodromu. Beş yüz bin kişiyle Refah-Yol hükümetini protesto ediyoruz. Tehlikeye dikkat çekmeye çalışıyoruz. Ama diyoruz ki; devlet ve ordu müdahalesine karşıyız. Halk bu işi kendi kendine çözmeli. Çünkü darbeler işleri daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramaz.
Yıl 2002. Bazı diplomatlara, basın mensuplarına, iş adamlarına anlatmaya çalışıyoruz: “Türkiye din eksenli bir partiye teslim edilirse başımıza çok büyük sıkıntılar gelir.” “Yoo,” diyorlar “Bunlar değişti, hepsi de liberal oldu!” Bize yine susmak düşüyor.
Bu yüzden artık sıkılıyorum. İnsanların üç-beş yıl rötar yapan görüşlerinden, anlayış kıtlığından, meydanlarda birbiriyle çatışır gibi görünen liderlerin el altından yaptığı anlaşmalardan, siyaset-medya ilişkilerinden içime fenalık basıyor.
Seçim sonrasıyla ilgili bir tahminimi arkadaşlarımla paylaşıyorum ama izin verirseniz onu yazmayayım. Sadece Türkiye’de çok ilginç şeyler olacak demekle yetineyim.
