Aylar önceydi: Şahin Alpay bir İngiliz parlamenteriyle konuşmuştu. Adam, "Britanya'ya giren uyuşturucunun yüzde sekseninin Türkiye'den geldiğini saptadıklarını" söylüyordu. Şahin bunu sütununda yazdı. Konuya dikkat çekmek için ben de alıntı yaptım.

***

Çeşitli zamanlarda yayınlanan haberler ve köşe yazıları, Batılı kaynaklara dayanarak bu tehlikeye dikkat çekiyordu. Televizyon programlarında Yüksekova gerçeği, uyuşturucunun Türkiye'de izlediği yol ve bu işe karışan aileler açıklandı. Susurluk dolayısıyla, uyuşturucu ticareti yapanların vurulduğu ve bu işin Türk yetkililerin eline geçtiği vurgulandı. Herhangi bir ülkede bu kadar bilgi ortaya çıksa ve kirli çamaşırlar ortalık yere dökülse, kıyametler kopar, soruşturmalar birbirini kovalar ve baskınların ardı arkası kesilmezdi. Ne var ki bunca yazı, çizi, yayın, belge o hantal, o vurdumduymaz ve o küçük hesaplı makamları uyarmaya yetmedi. Ve işte bu noktaya kadar geldik. Hepimizin gözü aydın! İshak Alaton gibi bir holding sahibini, sırf Türk pasaportu taşıdığı için Hollanda gümrüğünde aşırı bir titizlikle arıyor, ayakkabısının tabanını söküp uyuşturucu olup olmadığına bakıyorlar. Batı kentlerine giden Türkler, diğer uluslardan ayrılıp bir odaya alınıyor ve köpeklere koklatılıyor. BBC başta olmak üzere birçok yayın kuruluşu, Türkiye'yi ve o çok sevilen deyimle "Türkiye Cumhuriyeti Devleti"ni uyuşturucu çetelerini korumak ve kollamak, onlara ortak olmakla suçluyor. Birçok arkadaşın yazısında olduğu gibi bu köşede de birçok kez tekrarlandığı gibi Türkiye, Kolombiya muamelesi görüyor. Batılı uzmanların söyledikleri gerçekten vahim: Türk emniyet güçlerine ortak operasyon amacıyla verdiğimiz bilgiler, uyuşturucu çetelerine aktarılıyor diyorlar. Ve bir de çarpıcı bir saptamaları var: Bunca polis ve jandarma kontrolü olan bir ülkede, tonlarca uyuşturucunun vızır vızır geçmesi, ancak o güçlerin bilgisi dahilinde mümkün olabilir. Afganistan ve Pakistan'dan baz morfin olarak giren "mal", bu ülkedeki laboratuvarlarda işlenip eroin olarak çıkıyormuş. 65 milyon insanın alnına bu utanç damgasını vuran sorumlular ise hala siyah Mercedes'lerinde devlet büyüğü muamelesi görüyor. Yazıklar olsun!

UĞUR MUMCU GECESİ

Uğur Mumcu benim otuz yıllık dostumdu. 73'te yayınlanan plağımda yer alan "Vurulduk ey halkım unutma bizi" parçamdan esinlenerek, o işlek kalemiyle çok güzel bir yazı yazmıştı. Yurttan uzakta yazdığım bu dizenin Uğur'la bütünleşmesi bana onur verdi. Bedri Rahmi'nin dizelerinden bestelediğim "Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor" parçası ise Uğur'un cenazesinde ve onun adının geçtiği her yerde söylenerek, onun simgesi oldu. Bu durumda, Lütfi Kırdar salonunda düzenlenen geceye katılmak ve bu parçaları Uğur'un anısına seslendirmek isterdim. Ne var ki gecenin düzenleyicisi Metin Akpınar, Haldun Dormen gibi dostlar, Uğur için ağıt söylememe izin vermediler. Eğer bilebilseydi, buna en çok Uğur üzülürdü. Geceyi televizyondan izlerken bir de baktım ki yüzlerce kişi salona girememiş, dışarda kalmış. Üstlerine polis saldırtılan bu kişiler, hep bir ağızdan, salonda söylenmeyen "Yiğidim Aslanım"ı söylüyor. O zaman içim cız etti. Ben de salona alınmayanlardan birisi olduğum için, keşke o dostları yalnız bırakmayarak yanlarına gidip, Uğur'u anma türkülerine katılsaydım diye düşündüm. Salonun içindeki hiyerarşik ve smokinli anmaya, biz de dışarda halk olarak katılarak, "Hala vuruluyoruz ey halkım!" diyebilir, ona sokaklardan bir selam yollayabilirdik.

***

Uğur'un acısı içimizden çıkmazken, hala küçücük dünyalarında bencil ayak oyunları yapan yarım akıllı aydınlara bakıp da hüzünlenmemek elde mi? Türkiye altımızdan kayarken adamlar, bir ölüm acısından siyasi ve sanatsal rant sağlamaya uğraşıyor.