HİŞİM gibi yağan yağmurun altında, kucağındaki el kadar bebeğini tülbentle korumaya çalışan bir ana koca kentin zalim, gri, çirkin yapıları arasında koşturup duruyor.

Hastanelere girip çıkıyor, çevreden yardım istiyor: “Bebeğim ölüyor. Bir yardım, bir yardım. Merhamet!”

Çırpınıyor kadın. Gözlerinden iki sıralı yaş döküyor.

“Paran yoksa alamayız!” diyorlar ona. Bütün kapılar yüzüne kapanıyor.

Ana, can havliyle başka hastanelere koşturuyor, karakollara girip çıkıyor. Çevresinde kim varsa yardım istiyor.

Ama ne çare!

“Hava kurşun gibi ağır
Yüreklerin kulakları sağır!”

Anacık ne kadar güçlü bağırırsa bağırsın sesini duyuramıyor ve bir süre sonra farkediyor ki beyaz tülbentin altındaki el kadar bebek ölmüş. Soluk alıp vermiyor artık. Minik yüreği duruvermiş.

Ana yüzyılların kadim geleneğine uyup bir ağıt çığlığı patlatıyor.

Kucağında ölü bebeğini taşıyarak, herkesin tüylerini diken diken edecek bir sesle yavrusuna ağıt söylüyor.

“Kısası kıyamete kaldı kınalı kuzumun!” diyor.

Ve bu ana sesi İstanbul denilen kirli, zalim, hoyrat, kalpsiz, acımasız, çirkin şehrin suratında bir tokat gibi patlıyor.

BAŞKA bir kentte, başka bir ana.

Dört aylık kızını göğsüne bastırmış kapı kapı dolaşıp derman arıyor.

Ona da aynı cevabı veriyorlar: “Paran yoksa tedavi de yok. Al kızını git!”

Ana deliye dönüyor, gördüğü her kişiye başvurup yalvarıyor ama nafile!

Dört aylık kızı kucağında yitip gidiyor.

Acılar içindeki ana kızını mezarlığa gömemiyor bile. Çünkü o iş de para istiyor.

Çaresizce yavrusunu alıp kırlara çıkıyor ve boş bir yer bulup, gelin edemediği, çeyiz düzemediği dört aylık kızcağızını kara topraklara gömüyor.

Bu kez gelip gözaltına alıyorlar anayı.

İzinsiz ceset gömmüş.

Oysa zavallı ana, nazlı kızının resmi dilde bir “ceset” olduğunun bile farkında değil daha.

İŞTE 1997 Türkiye’sinden insan manzaraları.

Umarsız, çaresiz, acılara gömülmüş insanlar.

Tek suçları bu ülkede doğmuş olmak.

BÜTÜN bu acılar çekilirken diğer kesimler ne yapıyor dersiniz!

Ne yapacaklar?

Siyasiler gelecek seçimin taktiklerine gömülmüş, Ankara dışındaki hiçbir şeyi görmüyor.

İşadamları, nasıl ederiz de birkaç trilyon daha götürürüz hesabında.

Gençlerimizin bir kısmı Müslüm Gürses dinleyip göğsünü jiletliyor, bir kısmı da Tarkan’ın kıvrılan vücudunda kendisini muck yapacak erkeğin izlerini arıyor.

Aydınlar mı dediniz?

Haa bir de onlar var değil mi?