İnsanın Türkiye’deki olayları dışarıdan izlemesi, ilginç karşılaştırmalara yol açıyor. Bu yazıyı New York’tan yazıyorum. Buradan Türkiye’ye, ortalıkta uçuşan kasetlere, komplolara, tutuklamalara bakınca her şey daha da tuhaf görünüyor. Tam bir cadı kazanının içinde yaşıyoruz ama fokur fokur kaynayan suyun içinde kendimize geçici teselliler yaratmaya çalışıyoruz. Burada görüştüğüm gazeteciler, yayıncılar, insan hakları kuruluşlarının temsilcileri, Birleşmiş Milletler ve UNESCO çevreleri durmadan Türkiye’yi soruyorlar bana. Bu sorularından, onların da kafalarının çok karışmış olduğunu anlıyorum. Daha önceki gelişlerimde Türkiye meselesine ‘asker vesayetinin azalması, darbe olasılığının ortadan kaldırılması, reformlar’ açısından bakan birçok dostum şimdi her şeye kuşkuyla yaklaştıklarını belli eden sorular soruyorlar. Özellikle Nedim Şener ve Ahmet Şık tutuklamaları, Amerikan basınını ‘Bir yerde yanlış mı yapıyoruz?’ diye sorma noktasına getirmiş.
Dört günlüğüne New York’ta bulunma sebebime gelince: Birleşmiş Milletler’de ‘Kültürel Yakınlaşmalar’ başlığı altında özetlenebilecek bir panel var. Genel Sekreter Ban Ki-Moon ve UNESCO Direktörü Irina Bokova’nın yanısıra bütün dünyadan ilginç bir bilim adamı, filozof, sanatçı topluluğu katılıyor panele. Aralarında cumhurbaşkanlığı, başbakanlık düzeyinde politika yapmış isimler de var ama benim ilgimi en çok Amerikalı oyuncu Forest Whitaker ile yönetmen Chen Kaige çekiyor. Cuma günü öğleden sonra konuşacağım ben. Öğle yemeğinde ise Ban Ki-Moon’a Kore’de yayınlanmış kitabımı hediye edeceğim. Bu panelin çevresine her zaman olduğu gibi yemekler, toplantılar, ikili görüşmeler eklemişler.
New York’un daha soğuk olmasını bekliyordum ama pek öyle değil. Bu arada Türkiye donuyormuş. New York yine kalabalık, hızlı, baş döndürücü ve köhne. Bazen lokantaların altında, caddeye bir kapakla açılan mahzenlere mal indirdiklerini görüyorsunuz. Berbat bir manzara. Her şey geçen yüzyılın başında yapılmış olduğu için, eskimiş artık. Köprüler, yollar, binalar eski. Buraya ilk kez gelen bir vatandaşımız, yamalı yolları, kirli binaları görünce şaşkınlığa uğrayabilir. ‘Bu muymuş New York?’ diye sorabilir. (5. Cadde, Park gibi vitrin caddeler hariç tabii.) Türkiye’de yollar, oteller, binalar, alışveriş merkezleri daha yeni ve daha bakımlı. Ama bütün bunlar Amerika’nın ekonomisi, bilimi, teknolojisiyle hâlâ bir dev olduğu gerçeğini değiştirmiyor elbette. Yine de savaşmadıkları yıllarda, dünya yanıp yıkılırken uzak kıtalarında biriktirdikleri serveti ve itibarı, bu dönemde tüketiyorlar gibi geliyor bana. Çünkü her yere müdahale ediyorlar. Bu kadara geniş bir alana yayılmak hiç kimseye hayır getirmedi. Ne Roma’ya, ne Osmanlı’ya, ne Rusya’ya!
