Eskiden büyük romanlar dergilerde tefrika edilir ve şimdiki televizyon dizilerinde olduğu gibi, hikâyenin sonunu merak eden geniş bir kitle tarafından merakla izlenirdi. Dickens, Dostoyevski, Tolstoy gibi büyük yazarların romanlarını tefrika yöntemiyle yazdıkları bilinir. İşte bunlardan birisi; Lev Tolstoy Arma Karenina adlı romanını bir dergide yayınlıyor ve sıra geliyor son bölüme. Tam o sırada Sırbistan ve Karadağ, Osmanlı idaresine isyan ediyorlar. Rusya müthiş bir Ortodoks dayanışması ve Türk düşmanlığı içine giriyor. Aydınlar Çar’ı, Osmanlı’ya savaş ilan etmesi, Sırpların ve Karadağlıların imdadına koşması için sıkıştırıyorlar. Tolstoy ise bu işe müthiş sinirleniyor. Savaşın çok kötü bir şey olduğunu, Rusya’nın Türklere karşı intikam duygusu içine girmesini kabul edemeyeceğini söylüyor. Bunun üzerine bütün aydınlar Tolstoy’a karşı cephe alıyor ve onu “Türk dostu” ilan ediyorlar. Hatta Dostoyevski “Büyük bir yazarın halkına bu kadar ters düşmesinin hayret verici olduğunu” belirterek “Kılıcının ucunu bir bebeğe uzatmış Türk’ü öldürmekte ne gibi bir kötülük olabilir?” diye soruyor. Ama Tolstoy bu baskılar karşısında bile yılmıyor, doğru bildiğini söylemeye devam ediyor. Bu arada dergiye de Anna Karenina’nın sonunu göndermiyor. Dergi o sayısında bir açıklama yayınlıyor; diyor ki “Tolstoy romanın sonunu gelecek sayıya yetiştirecek. Ama biz bu arada tefrikanın nasıl sonuçlanacağını öğrendik. Anna Karenina’nın intihar etmesinden sonra Kont Vronski, gönüllü olarak Sırbistan’a gidip Türklere karşı çarpışacak.” Bu açıklama Tolstoy’u çıldırtıyor; dergiye artık hiçbir şey göndermeyeceğini duyuruyor. Rusya’nın Kars’ı almasından sonra ise Tolstoy, Yasnaya Polyana adındaki çiftliğinin yakınlarında bir eski fabrikada esir tutulan Türkleri görmeye gidiyor. Yanına, Türklere düşman olarak yetiştirilmiş ve bu ziyarete çok şaşıran torunlarını da alıyor. Daha sonra günlüğüne esir Türklerin ne kadar yakışıklı ve hoş insanlar olduğunu yazıyor ve hepsinin, cebinde küçük bir Kur’an taşıdığını not ediyor. İşte size bir “vatan haini” yazar hikâyesi daha. Emile Zola gibi, Nazım Hikmet gibi bir dönemler “vatan haini” ilan edilmiş ama değeri ve söylediklerinin doğruluğu daha sonra anlaşılmış bir büyük vicdan. Simdi bu yazıyı okuyan birçok kişinin Tolstoy’u haklı bulacağını biliyorum ama acaba aynı kişiler o dönemin Rusya’sında yaşayıp milliyetçi propagandaların çürütücü etkileri altında kalsalardı ne düşünürlerdi? Ya da bundan sonra karşılaşacakları “vatan haini yazar” kampanyalarında nasıl bir tutum takınacaklar?
