Felsefe ve edebiyatla uzaktan yakından ilgilenmiş kişiler, Sisifos efsanesini bilir. Albert Camus bu konuda bir de kitap yayınlamıştır ama bu yabancı söylenceyi bilmemek ayıp değildir. Türkiye’de çoğunlukla düşülen yanlış, aydın olmanın bir sürü ansiklopedik bilgiyi barındırmak olduğunun sanılmasıdır. Oysa bu multi-media çağında kırkambar gibi her şeyi bilmek değil, konulara nasıl ulaşılacağını, bilgiyi nerede bulacağını kestirebilmek daha önemlidir. Neyse, lafı kısa kesip konumuza dönelim.

Efsaneye göre Sisifos, tanrılar tarafından çok ağır bir cezaya çarptırılır: Her sabah koca bir kayayı ite ite bir tepenin başına çıkaracak, akşam olunca zirveye ulaşmış olan kaya yuvarlana yuvarlana aşağı inecek ve ertesi sabah aynı işlem tekrarlanacaktır. Sisifos her gün kan ter içinde kayayı tepeye kadar çıkarmaya ve her akşam, onca çabanın boşa gittiğini görmeye mahkûmdur. Sonsuza kadar aynı işi tekrarlayıp duracaktır.

Bazen bize de bu cezanın verilip verilmediğini düşünüyorum. Çünkü bu ülkenin tarihi, ilerleme dönemleri, insan hakları, çağdaşlaşma adına edinilen kazanımlarla ve hemen arkasından patlak veren gericilik hareketleri arasındaki amansız bir gel-giti andırıyor. Kimi zaman bazı kuşaklar heyecanla işe girişip ağır kayayı, kan ter içinde zirveye ulaştırmayı başarıyor. Kan dökenler, kayanın altında ezilenler pahasına kazanılmış bir başarı oluyor bu. Sonra bir bakıyorsunuz, her şey tersyüz edilmiş ve bir takım güçler kayayı hoop diye aşağı yuvarlayıvermiş! İlk umutsuzluk ve yılgınlık dalgası atlatıldıktan sonra bu sefer başka kuşaklar başlıyor kayayı ite ite zirveye çıkarmaya. Bu ülkenin yazarları, düşünürleri, namuslu politikacıları ve gerçek aydınları, Sisifos gibi yıllarca kayayı tepeye taşımışlar ve her gün tekrarlanan bu amansız çabanın ödülünü, kayayı ayaklarının dibinde bularak almışlardır. Hapsedilmek, dövülmek, öldürülmek, sürgünü boylamak, açlığa mahkûm edilmek de yanlarına kâr kalmış.

Birisi, Tevfik Fikret’in, oğlu Haluk’a yazdığı şiiri okuyormuş. “Eğer bu memlekette bir gün sabah olursa Haluk!” dizesini okur okumaz, arkadaşı hemen yapıştırmış: “Bil ki fecr-i kâzibdir.” (Fecr-i kâzib, yalancı şafak demek.) O günden bugüne kaç kuşak gelip geçti. İnsanoğlu yeni binyıla girmişken, biz kendi kuşağımıza yüklenen kayayı iterek tepeye çıkarmak için ter döküyor ve yüzlerce yıldır yazılanları yeniden üreterek görevimizi yerine getirmeye çalışıyoruz.