Her yıl iki kez görüştüğüm bir arkadaşım var. Adı Kim. Vietnamlı. Kanada’da oturduğu için daha sık görüşemiyoruz. UNESCO’da iyi niyet elçisi. Toplantılarda onu hep gülerken görüyorum. Gözlerinden iyi niyet ve neşe fışkırıyor. Ama boynuna gözünüz takıldığında irkilmemeniz mümkün değil. Kim’in boynu neredeyse bir timsah derisi: Kıvrım kıvrım, boğum boğum, insan cildine benzemeyen tuhaf ve ürkütücü bir doku. Bu dokunun bluzundan aşağıya doğru gittiğini, belki de bütün gövdesini sardığını hissediyorsunuz. Çünkü Kim, çocukluğunda napalmla yanmış. Vietnam savaşı sırasında Amerikalıların attığı napalm bombasıyla tutuşmuş. Hani savaşın bitmesine etkisi olan o ünlü fotoğraftaki kız çocuğu Kim. Gövdesi napalmla yanmış bir kız çocuğu çıplak ve dehşet içinde koşuyor ya; işte bu neşeli orta yaşlı hanım o çocuk. Şimdi UNESCO elçisi olarak dünyayı dolaşıyor ve kendisine merhamet göstermemiş olan zalim bir dünyayı, daha yaşanılır bir yer kılmak için uğraşıyor. “Bağışladım ama unutmadım!” diyor sık sık. “Siz de öyle yapın! Bağışlayın ama unutmayın, unutturmayın. “Beslan’daki çıplak çocukların canlarını kurtarmak için çılgın gibi koştuklarını görünce Kim’i ve onun dehşet anılarını hatırladım. Sinirlerim bozuldu, ellerim titremeye başladı, bütün gece uyuyamadım. İnsan şiddetinin hiçbir sınır ve ölçü tanımayan korkunçluğu beni bir kez daha derin bir umutsuzluğa sürükledi. Oysa biz insanoğluna güvenmenin coşkusuyla yetiştik. En çürümüş insanın içinde bile bir gün iyilik kıvılcımları çakacağı umudunu yeşerttik. Orta ve Kuzey Avrupa kötümserliğine karşı Akdenizli bir yaşam coşkusunun aydınlık iyimserliğiyle baktık dünyaya. Ama dünya artık beni şaşırtıyor, yaralıyor, acıtıyor. Ayrıca anlayamıyorum da.
