Tanıyanların bildiği gibi Yaşar Kemal, dost canlısı bir adamdır.

Sanatçılarla, politikacılarla, bilim adamlarıyla konuştuğu gibi balıkçılarla, şoförlerle, seyyar satıcılarla da uzun sohbetlere girişir.

Yolda yürürken bir de bakarsınız ki Yaşar Kemal, Bebek parkında rastladığı bir baloncu çocukla saatler süren bir sohbete dalmış.

Geceyarısı Taksim meydanında yalpalayan sarhoştan tutun da sabahın köründe caddeleri süpüren çöpçülere kadar herkes Yaşar Kemal'in arkadaşıdır, dostudur.

Bu kadar çok konuyu, böylesine çok ortak noktayı nasıl bulup çıkarır bilemem. Ama sanatçı arkadaşlarıyla Faulkner konuştuktan sonra, sokakta rastladığı insana nereli olduğunu sorar, sonra da başlar eşelemeye: "Şunlardan mısın? Bunlardan mısın? Hangi ocaktansın? Ramazanoğullarından mısın? Yoksa sen Faik beyin yeğeni misin?"

Bir de bakarsınız ki sokakta rastladığı adamla neredeyse akraba çıkacak.

Bunca yıl içinde ben Yaşar Kemal'in konuşup da, ucundan kıyısından tanış çıkmadığı adam görmedim.

Hatta Anadolu'yu ve halkı tanıma becerisini o kadar ileri götürmüştür ki bir bakışta herkesin nereli olduğunu anlar.

Paris'te Büyükelçi Adnan Bulak, Yaşar Kemal onuruna bir yemek veriyordu.

Görkemli elçilik konutunda servis yapan küçük kara gözlü bir kızcağız vardı.

Yemekten sonra kahve içmek için salona geçilirken Yaşar Kemal kızcağızı kapıda durdurdu. Onur konuğu durunca bütün davetliler de durmak zorunda kaldı tabii. Yaşar Kemal o zamana kadar hiç kimsenin farkına bile varmadığı kızcağızla konuşmaya başladı: "Bacım sen Sivaslı mısın?"

Küçük kız alı al moru mor "Evet," diye fısıldadı.

Bütün sahneyi yüzlerine asılı zoraki bir gülümsemeyle izlemek zorunda kalan seçkin konukların şaşkınlığını hatırlıyorum.

***

Yaşar Kemal, herkesle olduğu gibi gazetecilerle de insan olarak konuşur. Karşısındaki genci, mesleğinden sıyırır, hatta farkına bile varmaz. Ahmet, Mehmet, Yalçın, Aysel olarak görür ve doğal konuşma üslubuyla içinden geçenleri anlatır. Karşılaştığı her insana gösterdiği sevgi ve şefkati, gazeteciden de esirgemez.

Kendisiyle söyleşi yapılırken bile, sözlerini bir gazeteye söylediğinin farkında değildir. Karşısındaki gence bir şeyler anlatıyordur. İnsan insana bir konuşmadır bu.

Bu yüzden başı zaman zaman derde girer.

Bugünlerde gene böyle bir yanlışlık kol geziyor basında: "Yaşar Kemal Abdi İpekçi'nin öldürüleceğini bildiğini ve onu önceden uyardığını" söylemiş.

Şimdi bazı arkadaşlar bunu nasıl bildiğini ve bildiklerini neden açıklamadığını soruyorlar.

Oysa işin aslı başka.

O dönemde birçok düşünen insan gibi Yaşar Kemal de başyazarların, aydınların ve önde gelen kişilerin canının tehlikede olduğunu biliyordu. (Kim bilmiyordu ki zaten.) Abdi İpekçi'yi de bu genel kapsam içinde uyarmıştı.

***

Böyle yanlışlardan korunmanın tek yolu her şeyi sadece gazetecilik boyutunda görmemektir.

Dünyada gazetecilik dışında bir çok boyut vardır: Düşünür boyutu, romancı boyutu, bilim boyutu gibi.

Yaşar Kemal'in sevecen sohbetinden bir cümleyi alıp büyütmek ve söylemediği anlamlar yüklemek biraz haksızlık olmuyor mu?