Dün sizlere Barcelona’da düzenlenen uluslararası forumu anlatmıştım. Bugün ise UNESCO’nun forum kapsamında düzenlediği konferanstan söz ermek istiyorum. Konferansın amacı küreselleşmenin doğurduğu “yeni cehalet” biçimleriyle nasıl mücadele edebileceğimizi tartışmak. “Yeni cehalet” kavramını biraz açmak gerekirse şöyle düşünebiliriz. Küreselleşme bir yandan insanları daha önce hiç olmadıkları kadar yakınlaştırırken diğer yandan da onları birbirlerine uzak ve kayıtsız, hatta birbirlerinden habersiz kılabiliyor. Farklı kültürlerin ve bu kültürlere mensup insanların barış içinde bir arada yaşayabilmesi, bu kültürler arasında hakiki ve samimi bir iletişim ve anlaşma zemininin oluşturulabilmesine bağlı. İşte konferansa katılan konuşmacı ve tartışmacılar da bu zeminin oluşturulabilmesinin farklı yollarını aradılar. Konferans kapsamında benim de konuşmacı olarak katıldığım panelin genel teması “Ignorance of Diversity”, yani insanların kültürel farklılıklar konusundaki cehaleti idi. Ben konuşmamda kültürel farklılık ve teknoloji arasındaki ilişki üzerinde durdum. Bu konudaki fikirlerimi sizlerle de paylaşmak istedim. Aşağıda konuşmanın bir özetini bulacaksınız.

İçinde yaşadığımız çağa enformasyon ve iletişim alanlarındaki gelişmeler damgasını vurdu. Bu teknolojik gelişmeler sayesindendir ki bugün “küresel” bir dünyada yaşadığımızı söyleyebiliyoruz. Söz konusu teknolojik gelişmeler dünya üzerinde yaşayan farklı kültürleri nasıl etkiliyor diye düşündüğümüzde iki ayrı sürecin işlemekte olduğunu gözlemliyoruz. İletişim teknolojileri bir yandan farklı bölge ve ülkelerden insanların birbirlerini tanımalarını; fikir, bilgi ve değer alışverişinde bulunmalarını mümkün kılıyor. Öte yandan ise otantik kültür ve gelenekleri güçten düşüren tek tip bir kültürün yayılmasına aracılık ediyor. Bu çelişkili durum karşısında kendimize sormamız gereken bazı önemli sorular var: Geçmişin kültürel birikimi içinde yaşadığımız dünyaya nasıl aktarılacak? “Enformasyon Çağı” insanlığın kültürel ve sanatsal mirasının yeni nesillere aktarılması için ne gibi imkânlar sağlıyor? Eğer kültür genetik yoluyla bir nesilden diğerine aktarılabilseydi her şey çok kolay olurdu. Ancak her yeni doğan birey sıfırdan başlamak ve insanlığın kültürel birikimini kendisi için yeni baştan özümsemek zorunda. Bizler iletişimin bu kadar gelişmemiş olduğu çocukluk ve gençlik çağlarımızda yalnız romana, şair ve ressamların yapıtları sayesinde başka kültürler ve insanlar hakkında bilgi edinebiliyorduk. Sanat dünyayı ayaklarımızın altına seren büyülü bir lisandı.