Son zamanlarda ağzını açan herkes Türkiye’deki kutuplaşmadan söz ediyor. “Toplum tehlikeli biçimde kutuplaştı!” diyorlar. İyi ama bu kutuplaşmayı, oluşma aşamasında niçin göremediler, daha doğrusu niçin görmek istemediler?Bu gerçeği anlamak için, toplumun ille de keskin kamplara bölünmesi, geri dönülmez noktalara sürüklenmesi mi gerekiyordu? Demek ki gerekiyormuş. Çünkü bizim birçok aklı evvelimiz için, siyaset sadece kişi adlarıyla, parti adlarıyla konuşulan bir alandır. Bu işi bildiğini zanneden binlerce kişi yıllar boyunca “Mesut şunu dedi, Tansu bunu yaptı, Süleyman Bey şöyle kızdı, Ecevit böyle şaşırdı” dedikodularını siyasi analiz yerine koydu. Ankara siyasetinin bir sebep değil sonuç olduğunu, bu oluşumları derindeki bazı akımların meydana getirdiğini göremedi. Şimdi iş işten geçtikten sonra bir “kutuplaşma” lafıdır gidiyor.
Bende herhalde büyük bir eksiklik ve beceriksizlik var: Çünkü on beş yıldır “Üç kutuplu Türkiye” tehlikesine dikkat çektiğim halde, buna kimseyi inandıramadım. Şimdi duruma bakın; Meclis’e din, etnisite ve milliyetçilik ekseninde partiler girmiş. Türkiye haritasında bu partilerin oy aldığı bölgeleri parti renklerine boyasanız, birbirinden kesin olarak ayrılmış bölgeler tespit edersiniz. Son olarak Profesör Hasan Köni de bu gözlemimi net sözlerle doğruladı: “Türkiye üçe bölünmüştür!” Ne yazık ki dinletemedik, anlatamadık, engel olamadık.
Peki bu üç kutup arasında ben taraf mıyım? Olmamayı tercih ederim, çünkü bu kutuplaşmanın daha da sertleşmesinin ülkeyi karanlık günlere götüreceğinden kuşkum yok. Tarihte birçok ülkenin yaşadığı bu talihsizliğin bedeli ağır olur. Benim açımdan birinci görev; kutuplaşmanın yumuşamasını ve insanların birbirini anlamasını sağlamak.
AB meselesini anlatma konusunda da aynı beceriksizliği yaşadım: İki yıl Avrupa Konseyi’nde milletvekilliği yaptım, 1996’dan beri UNESCO’nun elçisiyim; hayatım Avrupalı siyasetçiler arasında geçti. Gündüz kürsüde hararetle Türkiye’nin AB üyeliğini savunan Avrupa liderine, akşam yemeğinde iki kadeh şaraptan sonra “Gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz?” dediğimde, verdiği “Azizim Avrupa delirdi mi ki Türkiye’yi alsın!” cevabını bir türlü kamuoyuna aktaramadım. Daha doğrusu aktardım da kimseyi buna inandırmayı başaramadım. Çünkü hükümet AB üyesi olduk havasını pompalıyordu, basın da bu pompayı fırtınaya dönüştürüyordu. Şimdi Sarkozy’nin tutumuna şaşıranlar, bir zahmet bu konudaki yüzlerce yazıma baksınlar, bunun yeni bir şey olmadığını anlasınlar.
301 değiştirilsin diye Meclis’te aylarca tek başıma verdiğim mücadeleye mi yanayım; şiddetin gelişmesi konundaki uyarılarımı mı düşüneyim, bu politikalar sürdürüldükçe Kürt sorunun daha da ağırlaşacağı yönündeki yazılarımı mı çıkarayım, “Türkiye’de Rejimin Değişeceği Tarih” adlı makalemi tekrar mı yayınlayayım, laikliğe karşı verilen mücadelenin Türkiye’de özgürlükleri daha da budayacağını mı anlatayım? Galiba hiçbiri işe yaramayacak; kamplaşmış, saf saf bölünmüş; bir ülkede sanki birkaç değişik milli takım olabilirmiş gibi düşünenlerin sayesinde başımıza gelenlere hep birlikte katlanacağız. Kimseden bize hak vermesini falan da beklemiyorum: Çünkü bu ülkede yarın nasıl yoksa, dün de yok!
