“Yükselen değeri” sözü, 1980’lerin Yuppie kültürüyle özdeş kılındı ama tanımlamayı tek bir kavrama hapsetmek yanlıştı. Çünkü her dönemin yükselen değerleri olmuştu. 1970’lerin yükselen değerleri “sol” kavramlarla açıklanıyordu.İlgisi olmayan kişiler bile ortamın etkisi altında kalarak Nazım Hikmet’le, Brencht’le yakınlaşıyor, sol tiyatrolar ortalığı kaplıyor, sanat ve düşünce dünyasında sol rüzgarlar esiyordu. Bu dönemin ayrılmaz parçalarından birisi de halkçılıktı. Kesin politik tavırlar almamış birisinin bu ortamdan etkilenmemesi düşünülemezdi. Öyle ya; bütün kitapçılar sol yayın satıyor, tiyatrolar sol oyun oynuyor, sevilen şarkıcılar sol şarkılar söylüyordu.

Derken, 1980’lere geldik ve başımıza balyoz gibi inen 12 Eylül darbesinin şokunu atlattıktan sonra “yükselen değerler” biçim değiştirdi ve Amerika’dan etkilenen bir yeni yaşama- düşünme biçimi doğdu. Artık Marx’ın Engels’in, Gramsci’nin, Lucas’ın, Plekhanov’un yerini Amerikalı yazarlar almıştı. Herkes Huntington’dan, Drucker’dan, Toffler’den söz etmeye başladı. Bu dönemin şampiyona olan Turgut Özal, bilinçli olarak Türkiye’de ilk kez sağın ve burjuvanın entellektüel kadrosunu yaratmaya girişti. Bu zamana kadar Türkiye entelijansiyası güçlü bir sol kimliğe bürünmüştü. 80’lerde sağ kendi aydınını yaratmaya başladı. Bu aydınların bir kısmı, dünyada da örnekleri görüldüğü gibi sol gelenekten yetişmiş insanlardı.

Şimdilerde yeni bir “yükselen değerler” dönemi yaşıyoruz. 90’ların ortalarına geldiğimiz şu günlerde mistisizm ve uhrevi kavramlar kuruluyor tahta. Bu gelişme ister istemez kendi isimlerini ortaya çıkarıyor. Kitaplarda, gazete yazılarında, filmlerde, şarkılarda bu kez mistisizmin ve İslami değerlerin öne çıktığı bir dönem yaşıyoruz. Ne garip ki bu akım içinde de soldan yetişmiş aydınlar ve sanatçılar var. Ne bereketli birikimmiş bu. Her bereketli birikimmiş bu. Her “yükselen değer” akımına aydın yetiştiriyor, gene de tükenmiyor.

Öyle anlaşılıyor ki önümüzdeki dönem mistisizmin daha da yükseldiği, mistisizmle “yeni dünya düzeni” değerlerinin çatıştığı bir dönem olacak. 70’lerde solcu olarak bilinen pek çok sanatçı ve aydın, bu yeni mistik dönemin etkisinde kalabilir ve böyle çalışmalar yapabilir. Bunda da kötü bir şey yok doğrusu. Sanatsal yaratıcılık hangi bahçede gezinirse gezinsin, sonunda güzel şeyler çıkarır ortaya. Yeter ki “yükselen değerler” e ters düşen ve “ezeli muhalif” olan yaratıcılar baskı altına alınmasın ve rahatça sözlerini söyleyebilsinler.