SANAT EMEĞİ “Politik şarkı” kavramını nasıl tanımlıyorsunuz? “Nazım Türküsü”ndeki şarkılar sizce bu kavramın kapsamı içinde midir?

ZÜLFÜ LİVANELİ: ‘Politik şarkı’ batıda son yıllarda iyice yaygınlaşan bir adlandırma haline geldi. Bir çok şarkıcı kendisini böyle bir sınıflamanın içine sokuyor. Biermann, Pi de la Serra vb. gibi…

Bence bu deyimin en belirgin yanı bir sınırlama getirmesidir: Bu şarkıcıların güncel politik olaylarla ilgili şarkılar yazacağını ve söyleyeceğini önceden belirleyen bir sınırlama… Eleştirel söz ya da coşturucu söz öne alındığı için, bu tür şarkılarda, müzik yönüne ve parçanın işlenişine de pek fazla aldırılmamakta.

Ben böyle bir sınırlamaya ısınamıyorum. Çünkü böyle bir ad ortaya atılmadan önce de siyasal içerikli şarkılar yazılıyordu. Biz bunu en iyi bilen halklardan biriyiz. Kazak Abdal’ın, Kaygusuz’un, Pir Sultan’ın, Dadaloğlu’nun türküleri siyasal içerikli değil miydi? Hukuk kurumlarının işleyişinden, din adamlarına, siyasal iktidarın zulmünden, rüşvet olayına dek her şey bu türkülerde yer alıyordu. Ama bu andığımız kişiler, ozandı. Bir ozan olarak dünyaya bakıyorlar, siyasal kavgayı hayatın içinde dile getiriyorlardı. Hayattan soyutlanmış ve sınırlanmış bir ‘politik şarkı’ geleneği yoktu. Zulmü anlatırken, sevdayı, doğayı, yediği ekmeği, içtiği suyu, atının sekişini, yani yaşama değin bütün zenginlikleri veriyordu.

Nazım da bu geleneği sürdüren bir ozandı. Onun şiiri, haklı ve güzel bir dünyaya özlem üzerine yakılmış bir türkü gibiydi. Bu türkünün içine sevgiler, coşkular, ölüm acıları, korkular, kinler, yiğitlikler vb. gibi tüm insani tutkular giriyordu. Nazım da Marx gibi ‘insandı ve insani olan hiç bir şey ona yabancı değildi. Ya da bizim anonim türkülerden birinde denildiği gibi “İnsandı, insandan hariç değildi.”

‘Nazım Türküsü’ndeki şarkılara bu açıdan bakılması gerektiğine inanıyorum. ‘Politik şarkı’ ya da değil ama bu şiirler, hayatın içinde yer tutmuş, safını belli etmiş sağlıklı bir damardan süzülüyor.

SANAT EMEĞİ: Nazım’ın şiirlerini bestelemede sazın yetersiz olacağı görüşündesiniz. Bunu biraz daha açar mısınız? Çok seslilik, bu tür şiirlerde sizce zorunlu mudur?

ZÜLFÜ LİVANELİ: Plak yazısında aynen şöyle deniliyor: ”O zaman bir kez daha bilinçle kavradım ki Nazım’ın şiirlerinde, hem divan şiiri, hem batı şiiri, hem de Anadolu halk edebiyatı etkili olmuştu. Bu yoğun estetik bileşimi saza bağlı bir halk müziğiyle yorumlamaya çalıştıkça başarısızlık kesin oluyordu”. Bu sözü açmaya çalışacağım:

Saz benim temel çalgımdır, hatta temel kültürümdür diyebilirim. Çocukluktan bu yana edindiğim her bilgiyi, okuduğum her kitabı sazdan geçirdim, saz kültürünün çevresinde ördüm. Çünkü saz bir simgedir: Bizi köklerimize ve oradaki aydınlığa bağlayan bir simge.

Bu yüzden, bu güne kadar olduğu gibi bundan sonra da her şeyimi saz çevresinde öreceğim.

Ama bu, sazı, bir Othello tutkusu içinde hapsedeceğimiz, yanına hiç kimseyi ya da hiç bir çalgıyı yaklaştırmayacağımız anlamına gelmiyor. Saz, bizim için bir simgedir, bir kültür bağıdır ama teknik olarak da olanakları belli bir çalgıdır. Belki bu olanakları zorlamak ve saza yeni anlatım biçimleri kazandırabilmek bu çağın sanatçılarına düşüyor.

Saz, temel olarak, halk müziğimizdeki dizileri çalmaya elverişli bir çalgıdır. ‘Nazım Türküsü’ndeki besteler ise geleneksel halk müziğimizin kalıpları içinde yazılmamıştı. Bütün bu şarkıları sazla çalmaya kalkmak belki sazı da yapısı ve üslubu dışında bir zorlamaya götürecekti. Şarkıların yapısı, sazın ancak bir orkestrayla birlikte işe katılabileceğini gösterdi.

SANAT EMEĞİ: Nazım Türküsündeki bestelerin müzik geleneğimizle ne gibi bağlantıları var? Bu uzunçaları hazırlarken yaptığınız çalışmalarda hangi kaynaklardan yararlandınız?

ZÜLFÜ LİVANELİ: Plak yazısında da biraz anlattığım gibi Nazım bir halk ozanı değildi. Ve o kalıplarla yazmamıştı. Oysa bizde ilerici kesimin sahip çıkıp geliştirdiği müzik, Anadolu’nun doğu bölgelerinin ve Alevi geleneğinin müzik yolu üzerinde ilerliyor. Öyle sanıyorum ki Nazım’ın şiiri ile bu gelenek arasında bir benzerlik yok. Örneğin, plakta yer alan şiirlerden birinde ‘Apollinaire’den bir alıntı yapmış Nazım. Geleneksel bir müzik yapısı içinde bu alıntı bile çok göze batardı.

İlginç bir durum daha var: Yıllardır sazla müzik yapan kişiler, bir çok ozandan türküler besteler. Nazım da yakıcı bir güncelliğe sahiptir. Buna rağmen özgün Nazım türküleri he- men hemen çıkmaz. Olsa olsa, sazda dem tutulup üstüne Nazım, şiir olarak okunur. Ya da nakarat bölümleri bestelenir. Ben Nazım’ı bestelemeye girişirken, onu bir Alevi ozan gibi düşünmek ve söylemek tutkusunu bırakarak işe başladım. Bize ait müzik yapısının kalıp olarak uygulanması değil de, beste sırasında renk olarak belirmesine yöneldim. Yapımızın harcına karışmış olan ezgilerin bu şarkılarda kendiliğinden duyulacağını düşündüm.

SANAT EMEĞİ: “Nazım Türküsü”yle başladığınız çalışma, bundan sonraki yapıtlarınızda da belirleyici olacak mı, yoksa eskisi gibi tek saz eşliğinde yeni çalışmalar yapmayı da düşünüyor musunuz?

ZÜLFÜ LİVANELİ: Bu plaktaki müzik anlayışı, özellikle Nazım besteleri için ortaya çıkmıştır. Benim müzik çizgimde de özel bir parantezi oluşturuyor. Bundan sonraki çalışmalar başka boyutlarda gelişecek.Dikkat edenler görecektir:

Belçika’da 1974 başlarında yayınlanan ilk LP’den buyana, durmadan sazın gelişme olanaklarını, halk müziğimizin söz ve müzik olarak daha çağdaş bir anlatıma kavuşmasına çalışıyorum, bu yolda çaba gösteriyorum.
Örneğin, ikinci LP olan ‘Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz’da, üç sazın armonik olarak çalınmasını, çeşitli flüt ve kavalların sazın yanında yer almasını, denedim.

Üçüncü LP ‘Merhaba’nın ‘Şeyh Bedreddin Destanı’ bölümünde, kontrbas ve koro kullanımına yer verdim.

‘Nazım Türküsü’ ise biliyorsunuz aşağı yukarı kırk kişilik bir emekle ortaya çıktı.

Şimdi hazırlamakta olduğum ‘Anadoluyum Ben’ adlı LP’de Nazım Türküsü’nden daha başka bir anlayış yer alıyor. Bir bakıma, Eşkiya..’ plağındaki müzik çizgisinin geliştirilmesi olacak. Ahmed Arif’in de şiirini okuyarak zenginleştirdiği bu çalışma, sayısı onu geçen geleneksel çalgılarımızın, bir halk müziği orkestrası’ oluşturması yolunda ilerliyor.

SANAT EMEĞİ: Nazım Hikmet’in daha çok son şiirlerini beslemenizin özel bir nedeni var mı?

ZÜLFÜ LİVANELİ: Bu plaktaki besteleri Stocholm’de Maria Faranduri’den gelen bir istek üzerine hazırladım. O sıralarda, dışarda geçirdiğim zor ve özlem dolu beş yılın sonuncusunu yaşıyordum. Farkında olmadan Nazım’ın yurt dışı, özlem ve kırık bir hüzün sezinlenen şiirlerine yakınlık duymuş olabilirim. O zaman ayırt etmemiştim bunu. Ama şimdi düşündükçe aklıma geliyor; son dönem şiirlerinin büyük bir etkisi vardı üzerimde. Soğuk kuzey ormanları her gün ‘Karlı Kayın Ormanı’nı okutuyordu bana.

SANAT EMEĞİ: Genel olarak şiir müziklendirme konusundaki düşünceleriniz nelerdir? Bu konuda bir müzisyen olarak şairlerle kuracağımız bir dialogda ne gibi önerileriniz olurdu?

ZÜLFÜ LİVANELİ: Müziğimizin en büyük eksiğinin şarkı sözü yazarı olduğu inancındayım. Çağdaş şiirimizle, müziğimiz buluşamamıştır. Müzik yapanların çoğu, incelmiş bir beğeniye ve çağa yaraşır bir dünya görüşüne sahip değiller. Değişmeyen tek konuları olan ‘sevda şarkıları’ nda bile basmakalıp, kötü, zevksiz manzumeleri beğenip, onları besteliyorlar. Şa- irlerimiz de haklı olarak bu ticari ve kirli piyasanın dışında kalıyorlar.

Müzikçilerimiz arasında, çağdaş şairlerimizle ilk köprüyü kuran Ruhi Su ustadır. Ondan sonra Rahmi Saltuk, Timur Selçuk da bu yolu izleyerek tutarlı örnekler sergilediler. Bu çalışmalar genellikle şairlerimizin, kitaplarında yer alan şiirler üzerinde yapıldı. Şiirler, şarkı sözü olarak yazılmamıştı. Bu yüzden hepimiz, çalışmalarımızı yürütürken zaman zaman zorlamalara düştük. Söz ve müzik birbirini bütünleyerek ilişki kuracak yerde, müzik söze uydurulmak istendi. Özellikle serbest ölçüde yazılmış şiirlerde bu iş iyice zorlaştı ve şarkıların akıcılığı bozuldu. Bir anlamda ‘entellektüel’ şarkılar hazırlandı. Oysa şimdi yapmamız gereken şey, ‘entelektüel’ şarkılar hazırlamak değil, sözüyle müziğiyle, akıcı, sarıcı, halkın diline takılacak besteler üzerinde çalışmaktır. Bu konuda, ozanlarımızla ortak bir çalışma içine girmemiz gerekiyor. Önümüzdeki yıllarda böyle bir ortak çalışma gerçekleşebilir ve sanırım müziğimizdeki en büyük aşamayı oluşturur bu.