Yakınmak gibi olmasın ama hergün yazmak dünyanın en zor işlerinden biri.
Kimi zaman konular yoğunlaşıyor, günler yetmemeye başlıyor ve hangi konuyu yazacağınızı şaşırıyorsunuz.
Gün oluyor; "Bu kadar yazılıp çiziliyor da ne değişiyor?" umutsuzluğuna kapılıyorsunuz.
Eğer yaşadığınız her anı düşünerek yorumlama alışkanlığınız varsa, yazmak kolaylaşıyor.
Bir müzik parçasını, bir kuşun ötüşünü, bölük pörçük bir gazete haberini düşünmek gibi bir yaşama biçiminiz varsa, geriye bu düşünceleri kağıda geçirmek kalıyor.
XXX
Hergün değişik gazetelerdeki köşe yazılarını okuyorum. Bir süre sonra yazarla aranızda bir yakınlık kuruluyor. Tek taraflı bir arkadaşlık bu. Yazarın hangi konularda ne düşündüğünü ve neler yazacağını önceden kestirebiliyorsunuz.
Yazarların bir bölümü Ankara'daki politik haberlerin perde arkasını aktarıyor.
Başka bir bölüm politikayla ilgili yorum yapıyor ve halkın öfkelerini, tepkilerini dile getiriyor.
Bazı yazarlar, yolsuzluk ve haksızlıkları konu edinmiş. Halkın vicdanı adına konuşuyorlar.
Bir de bizim gibi "libero"lar var. Bir gün sanat, başka birgün politika, alışkanlıklarımız, kimliğimiz, varoluşumuz... Bütün kaygı değişik bir bakış açısı geliştirebilmek ve düşünceleri basmakalıp tekrarlamamak...
XXX
Politika insanların hayatında çok yer tutuyor. Ama bu yer Akdeniz ülkelerinde daha fazla.
Sıradan Amerikalı, sıradan İsveçli ya da sıradan Alman politikayla fazla ilgilenmez. Otomobili, evi, hafta sonu alışverişi, köpeği ve Cumartesi günü bira içerek televizyonda izleyeceği maç politikadan daha önemlidir.
Oysa Akdeniz ülkelerinde biz, politikacılar hakkında yazar, onları okur ve onlarla ilgili dedikodulardan keyif alırız.
Bu belki de çok tanrılı dinler döneminden kalan bir alışkanlık.
Akdeniz kıyısında yaşayan halklar, binlerce yıl Zeus'la, Venüs'le, Mars'la, Pan'la ilgilendi. Onların aşklarını, nefretlerini, kıskançlıklarını, cinayetlerini, sırlarını, cinselliklerini konuştu.
Şimdi tek tanrılı dinde, böyle dedikodular yok.
Bunun yerini politikacılar aldı. Belki de bu yüzden Yunanlılar, Andreas'la Liani, Mitsotakis, İtalyanlar Spadolini, Andreotti, De Michelis konuşuyor.
Bizim de kahramanlarımız, Turgut, Semra, Ahmet, Efe, Zeynep Özal, Süleyman ve Nazmiye Demirel, Erdal ve Sevinç İnönü, Mesut ve Berna Yılmaz.
Onlarla yatıyor, onlarla kalkıyor, yemek yerken, içki içerken onları izliyor ve her hareketlerinden bir anlam çıkarmaya çalışıyoruz.
Acaba biri ötekine nasıl baktı?
Yemekte konuştular mı, konuşmadılar mı?
Mektup yazarken arz mı ediyorlar, rica mı?
Biri ötekine laf mı çarptırıyor?
***
İyi ama bütün bunlardan benim içime fena halde sıkıntı basmakta.
1992'de bunlarla daha az ilgilenmeyi önereceğim.Kendi yaşamımız ve kişiselliğimiz Ankara dedikodularından daha önemlidir diyeceğim ama...
Bilmem ki olur mu?
