"Bana eğlence biçimini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim."
Yılbaşı gecesi çeşitli televizyon kanal-
larını izlemek bu sözü aklıma getirdi.
Bizim televizyon kanalları eğlence
anlayışımızın harikalarıyla tıkabasa do-
luydu.
Hani eskiden manifatura dükkanları
olurdu. Yeryüzünde aklınıza gelebile-
cek herşeyin o loş raflara sıkış tepiş yer-
leştirildiği dükkanlar. Sadece sahibi bi-
lirdi neyin nerede olduğunu.
Bizim eğlence programları da, mani-
fatura dükkanlarına benziyor.
Çeşitli Akdeniz ülkelerinin televiz-
yonlarını birbiri ardınca izlemek ne ya
zık ki Akdeniz ülkesi olmaktan ne kadar
uzaklaştığımızı gösteriyor.
İspanyollar Flamenco'nun yanık
ezgilerini modern bir sese dönüştüren
konseri izliyorlardı.
Yunanistan televizyonunda, rebe-
tika müziğinden yola çıkan modern
bir müzik grubu konser veriyordu.
İtalyanlarda da buna benzer prog-
ramlar vardı.
Hepsi ayrı köklerden geliyorlardı.
Ama ortak noktaları, kendi kültürleri-
nin özüne dayalı modem bir biçim bul-
muş olmalarıydı.
Bütün sanatçılar çağdaş ve gündelik
giyimler içindeydiler.
Elinizdeki uzaktan kumanda aletine
bir dokunuşla bizim kanallara geçmek,
yalnızca istasyon değiştirmek değil, bir
dünya değiştirmek anlamına geliyor-
du.
Başlıbaşına ayrı bir kültür. Ama ne
yazık ki modern Akdeniz ülkelerine
değil, Ortadoğu'ya ait bir kültür.
Ekrana çıkan sanatçılarımızın hepsi
play-back yapıyor, yani banttan ya-
yınlanan şarkılarına göre ağızlarını açıp
kapatıyorlardı.
Buna rağmen gittikçe ölçüsü kaçan
bir merakla 50-60 müzisyeni diziyorlar-
dı sahneye.
Enstrümanlarını çalmayan ve çalar
gibi yapan bu insanlara ne gerek oldu-
ğunu sorarsanız, az gelişmişliğin önem-
li göstergelerinden birini bulursunuz:
Zengin olsun! Süslü olsun! Şahane
görünsün! Muhteşem konser denilsin!
"Abuzittin 40 müzisyenle mi çı-
kıyormuş, ben 60 tane isterim!",
"Aysel kaç paralık sanatçı ki, ar-
kasında 50 kişi oluyor? Onda 50
varsa, bana 100 çalgıcı lazım."
O zavallı müzisyenleri, smokinler,
fraklar içinde saksı gibi diziyorlar sah-
neye.
Hem de bir Beyoğlu pavyonunu
andıran dekorda, renkli ampuller yanıp
sönen basamaklara birer birer yerleşti-
rerek, akıllarınca "koreografi" yapı-
yorlar. (Onlar buna kareografi der-
ler.)
Şarkıcıların kendileri de saçlarını pla-
tin rengine boyayıp, kalın kara kaşları-
nı çata çata vıcık vıcık bir duygusallık
belirten gerdan kırmalar, göz süzmeler-
le icra-i sanat eyliyorlar.
Böylece bir Akdeniz ülkesi televizyo-
nunda kot pantolon, spor gömlekle
gerçekten müzik yapan insanlar ve bi-
zim kanallarda Berlin flarmoni gibi
giyinmiş kara bıyıklı darbukacıların ba-
samaklara dizilişi arasındaki farka ba-
kıp üzülüyorsunuz.

XXX

Dışa dönük Ortadoğu kültüründe
herşeyin olduğu gibi, duygunun da
taklidi yapılır.
Eskiden hassasiyet denilen duyarlık,
önemli bir kavramdır ve bizde zor bulu-
nur.
Çünkü duyarlık kimseye birşey sat-
maya çalışmaz, kendini belli belirsiz ele
verir.
Duygusallık ise insanları, feryat figan
kendine acımaya çağırmaktır.
Duygusallıkta hiçbir gerçek duyguya
yer yoktur. Marifet duygulanıyormuş
gibi yapmaktır.
Konser salonlarında duyguya, pay-
vonlarda ise duygusallığa rastlanır.
Ve ne yazık ki bizim eğlence prog-
ramları konser salonlarına değil, pav-
yonlara özeniyor.