Pazar öğle vakti eşimin telefonu çaldı. Elia Kazan’ın karısı Frances New York’tan arıyor ve “Elia ölüm döşeğinde!” diyordu. “Önce benden duyun istedim.” Akşam saatlerinde de büyük dostumuzun öldüğünü bildiriyordu. “Çocukları da geldi. Hepimiz başındaydık. Huzur içinde öldü!” Böyle bir ölüm üstüne ne söylenebilir? 94 yıllık yaşama sığmış onca film, onca başarı, onca yenilgi, onca hayal kırıklığı nasıl anlatılabilir? Yirmi yıllık dostluğumuzun anıları nasıl aktarılabilir? Bu büyük dostu “Anadolulu” olarak anıyorum ben. Çünkü o kendisini böyle tanımlıyordu. “Ben ne Rumum, ne Türk ne de Amerikalı. Ben Anadoluluyum!” diyordu. Yazdığı romanlardan birisi de bu adı taşıyordu zaten: “The Anatolian!” New York aksanıyla konuştuğu İngilizceden birdenbire Kayseri şiveli bir Türkçeye geçiyor ve karısı Frances için “Eyi gizdir!” diyordu gülerek. Son yıllarda Manhattan 95’inci sokaktaki evinin dördüncü katını hiç terk etmiyordu. O odada üzerine uzandığı bir divan, daktilosunun durduğu bir masa, küçük bir müzik seti ve duvarlarda yüzlerce fotoğraf vardı. Kimler yoktu ki bu fotoğraflar arasında: Oyunculuk güçlerini keşfedip sinemaya kazandırdığı Marlon Brando, James Dean, Nathalie Wood; onun yanında 50’lerin Kayseri Belediye Başkanı Osman Kavuncu, biraz ötede gençlik yıllarının sevgilisi Marilyn Monroe, onun yanında birlikte geçirdiğimiz tatillerin anısı birkaç fotoğraf. Büyük yönetmen hayatının her anını odasının duvarlarına asmıştı. İki yıl önce akşam yemeği için evlerine gittiğimde sehpanın üzerinde duran üç Oscar heykelini gösterdi. “Hanım istiyor diye koyduk bunları buraya” dedi. Biraz utanıyordu. “İki heykeli filmlerimle kazandım. Üçüncüsünü de hediye verdiler!” diyordu. Yaşam Boyu Başarı Oscar’ını kastediyordu. Aslında büyük yönetmenin filmleri toplam 20 Oscar kazanmıştı. Hiç terk etmediği evinden çıkıp Broadway’de Maria Faranduri’yle verdiğim konsere gelmişti. En ön sırada Ahmet Ertegün ve Arif Mardin’le birlikte oturmuştu. Konserden sonra arkaya geldi, çok heyecanlıydı. Yürümekte güçlük çekiyordu. “Beni hemen odana götür, konuşmamız lazım!” dedi. Gözümüzde flaşlar patlıyordu. Aksi gibi Town Hall’daki soyunma odam da çok dik bir merdivenin sonundaydı. Bacakları yarı yarıya tutmayan Elia Kazan’ı o merdivenlerden nasıl çıkardığımı bir ben bilirim. O konserde hayatını oluşturan üç değişik kimliği görmüştü Elia Kazan. Rum, Türk ve Amerikan kimlikleri. Hayatı boyunca böyle bir şey yaşayabileceğini hiç sanmıyordu. Bu küçük yazıda neyi anlatayım, hangi anıya yer vereyim bilemiyorum: Annesinin köyünü bulmak için onu Kayseri’ye götürüşümü mü, kadim dostu Yaşar Kemal’le şakalaşmalarını mı, büyük bir alçakgönüllülükle benim Sis filmimde oynamayı kabul edip konuk oyuncu olarak yer almasını mı, Cannes’daki, Paris’teki anılarımızı mı, eski sevgilisi Marilyn Monroe üzerine söylediklerini mi, ihbarcılık suçlaması üzerine düşündüklerini mi? En iyisi bunlan önümüzdeki günlerde, fırsat buldukça anlatmak. Elia Kazan’ı en son geçen yıl nisan ayında gördüm. Dördüncü kattaki odasınından hiç çıkmıyordu artık. Her gün bir hemşire geliyor ve bakımını yapıyordu. Odasında epeyce oturduk. Kulaktan hiç duymuyordu ama gözleri müthiş bir sevecenlikle bakıyordu. Robert De Niro ile Martin Scorsese onu sık sık ziyaret ediyor ve üstüdeki kazak, ayağındaki spor pabuç gibi hediyeler getiriyorlardı. O gün bana “Bitti artık!” dedi. Onu son görüşüm olduğunu biliyordum. Evden New York’un parlak güneşine çıktığımda çok sarsılmıştım. Uzun uzun yürüdüm, “Bitti artık!” sözlerini düşündüm; gözlerimden yaşlar süzüldü. Sonra otele gidip o ayrılışın, o son görüşmenin izlenimlerini not ettim. Aslında Elia Kazan’in ölüm acısını o gün yaşadım diyebilirim. Ben Elia Kazan’ı dün değil, o gün kaybettim. Kayseri’deki Kapalıçarşı’da Kazan ailesinin 90 yıl önce bıraktığı halıcı dükkânını bulmuştuk. Sakatatçıların hemen yanındaydı, her taraftan ciğerler sarkıyordu. Orada küçük bir sandalyenin üstüne oturdu ve “Beni burada iki saat yalnız bırak!” dedi. Güvenliğinden endişe ettiğim için itiraz edecek oldum. “Merak etme!” dedi “Babamla konuşacağım.” Yıllar önce ölmüş olan o sert ve acımasız babasıyla sorunu olduğunu biliyordum. Genç Elia’nın özgüvenini yok eden, onun aktör olmak istemesi üzerine ensesinden sertçe tutup aynaya götüren ve “Bak, bu suratla aktör olabilir misin?” diye bağıran Anadolulu baba. İki saat sonra onu aldığımda dalgındı. Babasını bağışlayıp bağışlamadığını sordum. “Eğer Amerika’ya gitme kararı almasaydı, şimdi sen de burada halıcılık yapıyordun!” dedim. “Haklısın!” dedi. Kayseri Kapalıçarşısı’nda babasıyla barışmış olduğunu hissettim.
