Türk Ceza Kanunu ve Avrupa ülkelerinin ceza kanunlarını 301. madde açısından karşılaştırmaya devam edelim.
Fransız hukuku bakımından daha değişik bir durum söz konusu. Bu suça Fransız Ceza Kanunu’nda değil de 27 Temmuz 1881 tarihli Basın Özgürlüğüne Dair Kanun’da yer veriliyor. Bu kanunun 30. maddesinde mahkemelerin ve ordunun tahkiri cezalandırılırken 31. maddede bakanlara, meclis üyelerine ve kamu görevlilerine, görevleriyle ilgili olarak yapılan hakaretler konu ediliyor.
İtalyan hukukunda, yürürlükteki ceza kanununun 290. maddesi “Cumhuriyetin, anayasal kurumların ve silahlı kuvvetlerin tahkir ve tezyifi” başlığını taşıyor. Karşılaştırmalı hukuk açısından bakıldığı zaman bu ülkelerin hiçbirinde Türk Ceza Kanunu’ndaki “Türklük” vurgusuna benzer bir kavrama rastlanmadığı görülüyor. Devlet aleyhindeki suçları ele alan diğer maddelere ise Avrupa ülkelerinde çok istisnai durumlarda başvurulmaktadır. Türkiye’de ise 301. maddeye adeta sistematik olarak başvuruluyor, hatta zaman zaman bu maddenin kullanılmasında adeta bir toplumsal baskı oluşturuluyor. 301. maddenin gerekçesine baktığımız zaman “Türklük” kavramının “Türk ulusu” kavramından daha geniş bir biçimde nitelendirildiğini görüyoruz. Madde gerekçesinde Türklük kavramının, “dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar Türklere has müşterek kültürün ortaya çıkardığı ortak varlık” olduğu belirtiliyor. Oysa hepimiz biliyoruz ki Atatürk, Türk olmayı “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” cümlesiyle tarif etmiştir. Bu nedenle maddedeki Türklük vurgusu, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ırk temeli üzerine kurulmayan cumhuriyet felsefesiyle çelişmektedir. Bütün bunları göz önünde bulundurarak verdiğimiz kanun değişikliği teklifinde önerdiğimiz gibi “Türklük” kavramı yerine “Türk Ulusu” kavramı kullanılsaydı, 301. madde Anayasa’nın 66. maddesine uygun hale gelecek, Türklükten zaman ve mekân bakımından ne anlaşılması gerektiğini belirtecek biçimde somutlaşacak ve böylelikle birçok yanlış anlamanın önüne geçilecekti. Önerdiğimiz değişiklik her şeyden önce daha çağdaş bir yorumdur ve Orhan Pamuk, Elif Şafak davaları gibi birçok “ırk vurgusu” taşıyan davanın önüne geçebilir.
Bütün bu olanlara baktığımda dikkat çekmemiz gereken çok tehlikeli bir gelişme olduğunu görüyorum. Çoğunluğun paylaşmadığı bir görüşü ya da eleştiriyi dile getiren bir yazar, bunu “şöhret olmak” ya da “Batı’ya yaranmak” için yapıyordur yolunda tuhaf bir yargı oluşuyor ya da oluşturuluyor. Bu hastalıklı bir savunma mekanizmasıdır ve bu tür yaklaşımların yaygınlık kazandığı toplumsal ortamlarda ifade özgürlüğünün varlığından söz edilemez. Sanatçıların, yazarların varoluş nedeni içinde yaşadıkları toplumu, o toplumu daha iyiye götürmek adına, eleştirmektir. Dünya edebiyatının en büyük yazarları hep kendi toplumlarına ayna tutmuş, kendi ülke ve insanlarını kıyasıya eleştirmişlerdir. Bugün görüyoruz ki yazarlar, toplumun katılmadığı, paylaşmadığı düşünceleri dile getirdiklerinde, hukuksal çerçevenin dışına çıkılması, 301. maddenin toplumsal intikam amacıyla kullanılması ihtimali ortaya çıkıyor. Dava süreçlerinde şahit olduğumuz şiddet ve linç görüntüleri bunun korkutucu bir göstergesi. Bu sebeple, 301. maddenin tanımladığı suçun koruduğu hukuki yararın sınırlarının oldukça net bir biçimde ve ifade özgürlüğünü ihlal etmeyecek şekilde yeniden çizilmesi gerekmektedir.
