Luciano Pavarotti, “Bu dünya bir penceredir-Her gelen baktı geçti” diye başlayan Anadolu türküsünü bilmezdi; “Gelimli gidimli dünya-Sonunda ölümlü dünya”yı da duymamıştı ama bu kaçınılmaz yazgı büyük tenoru da buldu. İnsanlara mutluluk, neşe, gözyaşı ve kahkaha armağan eden o güzel sesi sustu ama biz onu dinlemeye devam edebileceğiz. Kayıt teknolojisi icat edildikten sonra yaşayan büyük şarkıcıların şanslı yönü, seslerinin öldükten sonra da devam edeceğinin, hatta dijital kayıtlar sayesinde sonsuza kadar var olabileceğinin bilinmesidir. İnsanlık tarihi boyunca dünyadan kim bilir ne sesler gelip geçti; kim bilir ne inanılmaz solistler, ne müthiş şarkılar söylediler ama sadece kendi köşelerindeki insanlara seslerini duyurarak dünyaya veda ettiler.
Büyük şarkıcılar, bütün büyük sanatçılar gibi kendi halklarının, kültürlerinin ve bölgelerinin rengini yansıtırlar. Ümmü Gülsüm Arap tarihinin özeti ve çölün yakarışıdır; Caruso İtalya güneşi altındaki yaşam zevkinin şakımasıdır, Şalyapin Volga nehrigibi akan Rus hüznünün temsilcisidir. Caruso’dan hiç geri kalmayan Hafız Burhan, çökmekte olan ve yaralarına tuz basılan bir imparatorluğun hıçkırıklarıdır. Luciano Pavarotti de bu büyükler arasındadır. İtalyan şarkı söyleme geleneğine sırtını yaslamış olan sanatçı, Verdi’yi dünyanın en ücra köşelerine taşırken, “melodi” denilen karşı konulmaz gücün insanların derisinin altına işleyişinin en güzel örneğini veriyordu. Onun tiz notalara tırmanıp da orada bir süre kristal çınlaması halinde asılı kalan sesini dinlerken, Garibaldi’yi, Goldoni’yi, Toscana servilerini, zeytinlikleri, Chianti şaraplarını, Linguini makarnalarını hatırlamadan demiyordunuz. Pavarotti derin İtalya’ydı. Bu yüzden de evrenseldi ve dünya durdukça dinlenecek.
