Geçenlerde Fransız televizyon kanalında Mısırlı büyük şarkıcı Ümmü Gülsüm üzerine yapılmış bir belgesel izliyordum. Ülkesinin gururu ve kendisinden sonraki kuşakların ilham kaynağı olan Ümmü Gülsüm, Batı’daki büyük opera yıldızları gibi bir “diva” idi. Hatta müzikal yetenek bakımından onların pek çoğundan daha iyiydi ama sadece kendi değerlerine odaklanan Batı, Ümmü Gülsüm’ü layık olduğu tahta oturtmadı. O, şarkıcıların melikesiydi. Makamlar arasında yaptığı doğaçlamalarla şarkıları birer saate çıkaran bu büyük ses virtüozu, yalnız teknik ustalığıyla değil, Arap halkının yüzlerce yıllık acısını anlatmak bakımından da eşsizdi. Sanki büyük Arap kültürünün olgunluğu ve çöl güneşinin kavurduğu acıların tortusu, Ümmü Gülsüm’ün koyu sesine sinmişti. Onun sesinde Arap medeniyetinin gecesini de seziyordunuz, gündüzünü de. Filistin lideri Yaser Arafat’ın ölümünü duyunca, Ümmü Gülsüm’ün sesindeki acıyı hatırladım. Halkının kurtuluşuna adanmış ömürlerin trajik kaderini düşündüm. Yaser Arafat’ı hayatımda bir kez gördüm. UNESCO olarak bir girişimde bulunmuş ve Yaser Arafat ile Şimon Peres’i Granada’daki Elhamra Sarayı’nda buluşturmuştuk. Hepimizi çok heyecanlandıran bu buluşmada iki lider de barış yolunda çok cesaret verici sözler söylemişlerdi. Müslüman ve Hıristiyan kültürünün ortak izlerini taşıyan Endülüs toprağında yapılan bu toplantının ruhu, bize Filistin’le İsrail’in de bir arada yaşayabileceği ve sorunlarını barış içinde çözebileceği izlenimini vermişti. Bu bakımdan çok mutluyduk. İki büyük liderdeki kararlılığın çözümü hemen gerçekleştirebileceğine inanıyorduk. Ama ne yazık ki öyle olmadı. Çünkü barış süreçleri kişilerin elinde değil. Barışın çok düşmanı var. Ve ne yazık ki bu düşmanlar örgütlü, zengin, her türlü hileyi, yalanı, kışkırtmayı, takiyeyi kullanmaya hazır.Yaser Arafat, Ümmü Gülsüm gibi Arap halkının kalbine gömüldü. Mezarı Ramallah’da olmuş ya da başka bir yerde; ne fark eder!