Son zamanlarda Türkiye'de eli kalem tutan insanların çoğu aşk üstüne yazar oldu.
Bu gelişmeyi yıllarca saman altından su yürütmüş bir toplumun patlaması mı kabul edersiniz, cinsel ahlakın iki-yüzlülükten kurtuluşu mu; tabuları yıkma döneminin bir be-lirtisi olarak mı görürsünüz yoksa cinsel güdülerin paraya çevrilme arzusu olarak mı yorumlarsınız bilemem.
Bu sizin meşrebinize kalmış.
Ama şurası kesin ki; insanoğlunun türünü devam et-tirme konusundaki genetik programlanması her de-virde dişi ve erkek meselelerini gündeme getiriyor. Bu yüzden cinsellik ve onun aşk olarak yansıması, her de-virde milyonlarca popüler şarkıya, romana, şiire, gösteriye tükenmez bir kaynak sağlıyor.
Orijinal Karagöz eğlencelerindeki müstehcen espriler, bugünkü televizyon şovlarına rahmet okutacak nitelikte.
Eskiden Hayali'ler, padişaha Karagöz gösterisi suna-cakları zaman "Tokmaklı mı, tokmaksız mı?" diye so-rarlarmış. Hacivat ve Karagöz'ün ikide bir çenelerine giden kolları orijinalinde farklı bir şeydir diyeyim de arif olan an-lasın.
★★★
İnsanoğlunun türünü devam ettirme genetik program-lanmasından en azla etkilenen şairlerden birisi Karacaoğ-lan.
Bu büyük ozan, neredeyse başka konuda şiir yazmamış.
"Sevda sevda derler behey yarenler -Bilmeyene bir acayip hal olur" dizelerini "Ak memeler domur do-mur terlemiş- Yağmurun güllere yağdığı gibi" erotik anlatımıyla sürdürmüş.
Bir şiirinde de şöyle yakınıyor: "Öpmedim koçma-dım, adım sevdi oldu!"
Adamcağıza iftira etmişler demek ki.
★★★
Freud insanın ilk tabusunun "cinsel tabu" olduğunu söyler.
Çok anlaşılabilir bir şey; çünkü türün devamı ile ilgili.
Eğer kadınlar el sıkışma yoluyla hamile kalsalardı, insan-ların ellerini göstermeleri en büyük günah olurdu. Ayakları-nı sürtüştürerek üreselerdi, ayak göstermek idam nedeni haline gelirdi.
RTÜK ekranda bir ayak görse, hemen kapatma ceza verirdi.
Peki elin ya da ayağın "mahrem" olan yerlerden farkı ne? Sadece ve sadece sinir sayısı.
Bu yüzden pek akıllı insanoğlu, başka bir insanın vücu-dundaki, sinir sayısı daha fazla olan bölgeleri görebilmek için milyarlarca dolar para harcıyor.
★★★
Genetik programlanma bu kadar önemli bir insan ger-çeği olur da büyük sanatçılar konuyu pas geçer mi hiç?
Mümkün değil!
Yüzlerce büyük ressam, heykelci, yazar, şair hep aşkla ve cinsellikle ilgili ürünler vermişler.
Ama içlerinde biri var ki, bu konudaki düşünceleri hay-li değişik.
Kont Tolstoy, insanlığı kurtarmayı görev bilmiş bir dü-şünürdü ve ahlâk konularında çok kafa yoruyordu.
20. yüzyılın başlarında ölmüş, yani dedenizden çok da-ha eski bu büyük adamın kadın-erkek aşkıyla ilgili düşünce-leri çok ilginç.
Tolstoy, cinselliğin sağlıklı bir şey olduğuna inanmıyor; hele genç erkeklerin cinsel gereksinmelerini bir takım kadın-lar yoluyla gidermelerini cinayet olarak görüyor:
Diyor ki: "Bir takım insanların sağlığı korunacak diye başkalarının ruhuna, vücuduna kastedilmez. Bir adamın sağlığını yeniden kazanması için başkasının kanını içmesi mümkün değildir."
★★★
Büyük romancının bir başka görüşü de şu:
"İnsanlar, aşk üzerindeki görüşlerini değiştirme-lidir. Kadınla erkek, cinsel aşkı şimdi olduğu gibi şi-ir havasına büründürmekten kaçınmalıdır. Bunun yalnızca insanı alçaltan hayvanca bir iş olduğu ka-bul edilmeli."
★★★
Anlaşılan Tolstoy, doğum kontrolüne de karşı: "Dünya-ya çocuk getirmek (işte yine genetik programlanma. ZL) ka-rı koca ilişkilerinin başlıca amacı olacak yerde bu durum se-vişme zevkinin engeli sayılıyor."
★★★
Tolstoy Kroyçer Sonat adlı romanında baş kahramanını bakın nasıl konuşturuyor:
"Tutkuların en güçlü, en zararlı ve yapışkan olanı cinsel tutkudur... Kuşkusuz bu, tavşanlarla domuzların alabildiğine çoğalmak arzuları ya da maymunlarla Parisliler'in şehvetin bağladığı bütün zevklerden en ince biçimde yararlanmaya kalkışmaları türünden bir ideal değildir."
***
Yine aynı kitaptan:
"Kadınla erkek tıpkı hayvanlar gibi yaratıldığından, cin-sel birleşmelerinin sonunda gebelik, sonra da meme verme devresi başlıyor."
Sonra Tolstoy insanları şöyle eleştiriyor:
"Gebe kadın doğaya karşı gelerek aynı zamanda hem sütanne, hem sevgili olur. Kısacası hiçbir hayvanda rastlan-mayacak duruma düşer. Kızlara -bakirelere demek istiyo-rum- 'havale' gelmez; buna yalnız kocalı kadınlarda rastlar-sınız. Hastaneler, doğanın yasalarına karşı gelmiş kadınlarla dolu.'
***
Tolstoy'un cinsellik konusundaki keskin ve aykırı görüş-lerini doruğa çıkardığı bölüm ise şöyle:
"Hayvanlar hayat verdikleri neslin, soylarının de-vamına yaradığını adeta bilir, bu yüzden belli yasa-lara kesinlikle boyun eğerler. Oysa insanların bunu hiç umursamadan alabildiğine eğlenmekten başka düşüncesi yoktur. Dikkat ettinizse hayvanlar ancak üreme zamanlarında çiftleşirler; doğanın kötü ruhlu hakimi ise her aklına esişte dişisinin yanına koşar. Üstelik bu hayvandan beter haline en yüksek, en te-miz duygunun adını vererek "aşk" der."
★★★
İşte "Savaş ve Barış", "Anna Karenina", "Diriliş" gibi müthiş romanların yazarı Tolstoy'un "aşk" hakkındaki düşünceleri böyle.
Yaşamını ve şiirini doğaya, aşka ve kadınlara adamış Karacaoğlan'ın tam tersi.
Hem de şair ondan çok önce ve bir Müslüman toplu-munda yaşamış olmasına rağmen.
Bu fark belki de Kuzey ve Güney farkıdır.
Tolstoy Kuzey kışlarının içe dönük ahlâk felsefesini, Or-todoks katılığıyla harmanlamaya çalışıyor.
Karacaoğlan ise hayata minnet duyan bir Akdenizli'nin sevinç türküsünü çağırıyor.
Kakülü yüzüne düşmüş küçük gelinlere, salkım salkım bulutlara, ak memelere, mor dağlara, savran kurup otur-muş sarı çiçeklere, pınarlara, bahar dallarına türkü yakıyor.
★★★
Koca Tolstoy "Savaş ve Barış" romanında uçarı genç kız saflığının örneği olarak anlattığı ve kendisine bir şey soru-lunca yüzü kızaran melek gibi Nataşa'nın, Türkiye'de ne hallere düşürüldüğünü görseydi herhalde mezarında ters dönerdi.
