Biz malımız olan kültür değerlerini
parça parça bölmeyi, kategorile-
re ayırmayı ve bölük bölük saf
tutup mücadele etmeyi çok severiz.
Çağdaş edebiyat, klasik edebiyat
tartışmasında da aynı tutum sergileni-
yor.
Kimileri diyor ki aruz kalıplarını öğ-
retmekten vazgeçmek çok doğru bir ka-
rardır, çağdaşlaşalım; kimileri de diyor
ki eskiyi bilmeden yeniyi bilmek müm-
kün mü?
Milli Eğitim Bakanı da yanlış anlaşıl-
dıklarından şikâyet ediyor.
Dünyayı Türkiye'den ibaret saymak
ve içerde amip gibi sonsuzcasına bölün-
mek alışkanlığımızın bir yansıması bü-
tün bunlar.
Eğer Osmanlı varsa Cumhuriyet
yok, Cumhuriyet varsa Os-
manlı yok.
Halk edebiyatı varsa Di-
van yok, Divan varsa halk
yok!
Niye bu kadar kategorik
ve bölmeli düşünüyoruz bil-
mem ki!
Nedense bir şeyi benimse-
mek için ille başka bir şeyi
reddetmek gerektiği inancı içi
mize işlemiş.
Hem sadece edebiyat ve
sanat alanında böyle değil bu.
Hayatın her alanında geçerli:
Laiklik, Müslümanlık, Atatürk, Osmanlı,
Tanzimat, Batıcılık, milliyetçilik, sağcılık,
solculuk gibi birçok kategoriyi birbirinin
karşısına çıkartıyor ve sonra bunlardan
birinin yanında saf tutarak, karşı tarafa
bindirmeye başlıyoruz.
Arkadaşlıklar bozuluyor, evler ma-
halleler ayrılıyor, aydınlar ve toplum;
"şucular", "bucular" diye ikiye ve daha
fazla parçaya bölünüyor.
Gelin bir de dünyadan Türkiye'ye
bakmayı deneyelim:
Zaten pek fazla tanınmamış bir ülke-
nin aydınları, eski edebiyat, yeni edebi-
yat yandaşları olarak birbiriyle mücade-
le ediyor.
Bir çocuğun bile aklına ilk gelecek
çözüm şudur: Hem eski, hem yeni bir
arada var olamıyor mu?
Çağdaş edebiyatı Yunus Em-
re'den, Karacaoğlan'dan, Fuzu-
li'den, Pir Sultan Abdal'dan, Şeyh
Galib'den, Evliya Çelebi'den, Ba-
ki'den, Nedim'den, Nefi'den ayrı dü-
şünmek mümkün mü?
Köksüz edebiyat olur mu hiç?
İngiltere'de Shakespeare'in dilini
bugünkü kuşaklar anlamıyor diye "eski
edebiyat" sayarak okul kitaplarından
çıkarmak, kimsenin teklif dahi edeme-
yeceği bir cüret anlamına gelir.
Hele Shakespeare okuyan çocukların
sıkılacağı iddiasını öne sürmek size deli
gözüyle bakılması sonucunu doğurur.
Bugünkü Alman gençliğine Goethe
de sıkıcı gelebilir, Schiller de; Fransız
öğrenciler Madame Bovary'den bizim
aldığımız zevki almayabilirler ama ede-
biyat dersleri Pokemon ya da Matrix ka-
dar eğlendirici olmak zorunda değildir
zaten.
Müzik ve edebiyat derslerinde amaç,
eğlendirmek değil; öğrencinin kavrayışı-
nı, beğeni düzeyini ve kalite duygusunu
yükseltip Beethoven'den, Schil-
ler'den, Şeyh Galip'ten, Fuzuli'den,
Itri'den zevk almasını sağlamak.
Klasik edebiyat da bizimdir, halk
edebiyatı da, çağdaş edebiyat da!
Hatta insan olarak, dünya edebiyatı
da bizimdir.
Hİçbirinden vazgeçmek zorunda de-
ğiliz.
