Meclis’e ilk girdiğimde dostum Fikret Ünlü’nün, salonun en arka sırasında oturmakta olduğunu görüp yanına geçmiştim. Usta bir dağcı olduğu için en stratejik noktayı seçme becerisine güveniyordum. Buraya politik olarak “yayla” deniliyor ve biraz gözlerden uzak kalıyor ama şunu söyleyebilirim ki genel kurul salonunun en iyi görülebildiği ve konuşmaların en iyi dinlendiği yer burası. Genel başkanlara ve parti yönetimlerine yakın olmak, göze girmek isteyen milletvekilleri ise ön sıralarda yer kapmaya çalışıyor. Bu işin bir yararı yönetime yakın durmak, öteki yararı ise kameraların açısı içinde kalıp bol bol resim vermek.
Salı günü Adalet Bakanı Cemil Çiçek bizim “yayla”ya teşrif etti ve kendisine hitaben yayınladığım açık mektuptaki sorularımı uzun uzun cevaplamak ve bilgi vermek nezaketini gösterdi. (Daha sonra da her zamanki gibi güzel fıkralar anlattı ama bu bölüm konumuzun dışında kalıyor.) Benim anladığım kadarıyla 301. maddenin Türkiye’yi ne kadar güç duruma düşürdüğünün hükümet de farkında. Edindiğim izlenim, geç de olsa adım atmak istedikleri ama Türkiye’deki bazı dengelerin ve son zamanlarda yükselen eleştirilerin ellerini kollarını bağladığı yönünde. Bakan bir yandan da Yargıtay’ın görüşünün önemli olduğunu, çünkü eninde sonunda bütün kararların gözden geçirildiği makamın, tartışmalarda son sözü söylediğini vurguluyor. Konu benim kanun değişikliği önerime gelince de Yargıtay’ın “Türk ulusu” ile “Türklüğün” aynı şey olduğunu söylediğini belirtiyor. Oysa ben bu kanıda değilim. Türklük madde gerekçesinde belirtildiği gibi zaman ve mekân kavramı olmadan, Türk ırkına ait her şeyi kapsıyor. “Türk Ulusu” ise Atatürk’ün tanımına uygun Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarını. Ama anlaşılan madde değişmiyor.
Gelen okuyucu mesajlarına bakıyorum ve bu konudaki kafa karışıklığını nasıl gidereceğiz bilmiyorum. Bazı Türklerin, başka bazı Türklere; Türkleri nasıl koruyacaklarını öğretmesi anlamsız. Bu konuda hiç kimse kendini “koruyucu” olarak görmesin. Ulusal çıkarları koruma konusunda dünyayı daha çok bilen, aklı daha çok eren Türkler bulunabileceğini hiçbir zaman unutmasın.
Önemli bir nokta da şu: Ezici çoğunluğu Türk olan bir ülkede Türklüğü savunmak esaslı bir marifet sayılmaz. Çok kolay bir şeydir bu. Zor olan, bu ülkede farklı kökenden gelenleri, farklı düşünceye ya da inanca sahip olanları savunmaktır. Esas babayiğitlik budur. Yoksa Amerika’da Amerikancı, Fransa’da Fransız savunucusu, Yunanistan’da Yunan milliyetçisi olmak dünyanın en kolay şeyidir. Buna karşılık Holanda’daki milletvekili adaylarının yaptığını yapmak yürek ister. Biliyorsunuz “Ermeni soykırımı”nı kabul etmedikleri için üç milletvekili adayının siyasi geleceğini yok ettiler. İşte bu direniş zordur, fedakârlık gerektirir. Yoksa bizdeki gibi Türkiye’de Türk’ün, Ermenistan’da Ermeni’nin ayranını kabartmak iş değildir. Benim yurt dışından mesaj gönderen okurlara tavsiyem; her türlü riski göze alıp Türkiye’yi yabancı platformlarda savunmaya çalışmalarıdır.
