Günlük Ankara politikası önemli olması önemli ama Türkiye’yi anlamak için, sadece buna bakmak yetmiyor. Partilerin genel başkanları arasında çevrilen rulet, geleceğimize ait ipuçları vermekten uzak. Toplumun dinamiklerini hesaba katmadan sadece parti politikalarına eğilmek, ağaçlara dikkat etmekten ormanı görememek sonucunu doğuruyor.
18 Nisan seçimleri, muhtemel ittifaklar, koalisyon hesapları, lider turları, Başbakan adayları üzerine spekülasyonlar, demeçler, demeçler, demeçler… Bütün bunlar buz dağının görünen tarafı. Derinde ise başka gerçekler var: Kutuplaşma eğiliminde bir toplum. Birinci parti olma potansiyelini koruyan siyasal İslam hareketi. 15 yıldır sürüp giden çarpışmaların başaramadığı, ama şimdi giderek yaygınlaşma eğilimi gösteren Türk-Kürt ayrımı. Avrupa’ya, İtalya’ya, insan hakları savunucularına, demokrasiye kızan öfkeli bir Türk milliyetçiliği. Dünyadan giderek dışlandığını hisseden ve zafer umudunu sadece futbol maçlarına bağlayan halk kitleleri. Ve bütün bunların üstüne hastalanmış bir ekonomi. İşlerini kaybeden insanlar, çökmüş bir sosyal sigorta sistemi, kara delikleri büyüten KİT’ler, Devlet garantisi altında dolara %35 faiz veren çılgın bankalar. Memura %50, faize %150 veren devlet.
Bütün bunların ortaya çıkardığı bir gerçek var: Türkiye iyi yönetilmiyor. Bugüne kadar bizi yöneten hükümetler, sorunlarımızı çözmek yerine ağırlaştırdılar. Ne Kürt sorununa bir çözüm geliştirebildiler ne kökten dinciliğe, ne rüşvete, ne soyguna… Demek ki Türkiye’nin yöntem değiştirmesi gerekiyor. Sorun çözemediği ortaya çıkmış olan bu hamasi üslupta daha ne kadar ısrar edeceğiz? Türkiye daha ne kadar süre bütün dünyaya kafa tutmaya ve kendi bildiğini okumaya devam edecek? Üç kuruş menfaat uğruna daha ne kadar süre, başarısız yöneticiler baş tacı edilecek?
Bu soruların cevabı tek: biz seçmen ve vergi veren olarak hesap sormayı ve bizi yönetenleri denetlemeyi öğrenemedikçe bu çarpık düzen sürüp gidecek. Kurtuluşun tek yolu, halk olarak bilinçlenmemizden geçiyor.
