Geçen ay bir akşamüstü Amerika’dan bir telefon geldi, Mica Ertegün arıyordu. Ahmet Bey’in tiyatroda düştüğünü, başını vurduğunu ve hastaneye kaldırıldığını söyledi. Tanışmamıza ve her yaz görüşmemize rağmen, bu haberi ilk vereceği kişiler arasında değildik ama bizim kitabın Amerika’da yayınlanması dolayısıyla 16 Kasım’da bir parti düzenliyorlardı. Arama ve durumu bildirme sebebi buydu. Mica Ertegün “Davetiyeler bile basıldı ama” diyordu “bu durumda ertelemek zorundayız.” Ahmet Bey’in nasıl olduğunu sordum. “Biliyorsun” dedi “Güçlü bir Türk’tür o! Atlatır.” Ama atlatamadı. Ve bir devir kapanmış oldu.
Ahmet Bey’in iş anlayışı ile kendi dünyası çok farklıydı. Geçen yaz Amerika’dan gelen konuklarıyla bir akşam yemeğinde söz nasıl olduysa İslam’a geldi. Ben biraz da anlaşılmama korkusuyla İbn Rüşd ve Gazali arasındaki görüş farkından söz ettim. Amerikalılar anlasın diye de İbn Rüşd için Batılıların verdiği Averroas adını kullandım. Ahmet Bey’in gözleri parladı ve büyük bir coşkuyla İbn Rüşd üzerine konuşmaya başladı. Ve sonra laf arasında doktorasını Atinalı Thomas üzerine yapmış olduğunu söyledi. Şaşırdım. Çünkü Ahmet Ertegün denilince ilk olarak onun işi, yani popüler müzik ve eğlence dünyası akla geliyordu. Bunu da bir başka gün şöyle açıkladı. “Eğer” dedi “iş yapıyorsan, piramidin en altındaki en geniş çizgiyi hedef almak zorunda kalıyorsun. Yüksek kültür azınlık için.” Bu sözleri TGRT’yi alma niyetiyle ilişkilendiriyordu. “TGRT Anadolu’da çok yaygın bir izlenme ağına sahip, muhafazakâr bir televizyon. Evlere girmiş. Bu yüzden ilgiliyiz. Bu ağı, Amerikan televizyonlarının eğlence yayını anlayışıyla birleştireceğiz.” New York’un en varlıklı ve en ünlü kişilerinden biri olmasına rağmen, bitip tükenmek bilmeyen bir Türkiye özlemi vardı. Bodrum’daki evi her yaz konuklarla doluyor, Amerika’da tanıdığı her ünlü ve etkili kişiyi Bodrum’a getirmek ve buradaki arkadaşlarıyla tanıştırmak için müthiş bir enerji, zaman ve para harcıyordu. Bodrum yarımadasının inişli çıkışlı, merdivenli, az ışıklı yerlerinden ürkerdi hep. Merdivenleri elindeki bastonuyla yoklaya yoklaya iner hatta bazen gözü korkar ve dönüp giderdi. Bunu da doktorların kendisine yaptığı uyarıyla açıklardı: New York’taki doktorları “Sakın düşme. Düşersen ölürsün!” demişlerdi. Öyle de oldu. Bodrum’da değil ama New York’ta düştü ve bir daha gözlerini açamadı. Dünya müzik tarihinde önemli bir isim ve arkasında bir çok dost bırakarak ömrünü tamamladı. Nur içinde yatsın.
