Her gezi bir şey öğretir. Geçen hafta sonu değerli dostum Sunay Akın’la birlikte Almanya’ya, Essen’de düzenlenen kitap fuarına katılmaya gittik ve bu gezi de ilginç insanlar tanımama vesile oldu.Gerçi her hafta sonu bir yere gitmek, geçmek bilmeyen soğuk algınlığımı daha da artırdı ve Fransa, Polonya, Almanya ve Ankara uçuşları kulaklarımın iyice tıkanmasına sebep oldu, bir süre uçamayacak hale geldim ama yine de bu durum gezilerin ilginçliğini azaltmadı.Yine de artık ‘çok bilen çok yanılır’ yargısının yanına, ‘çok gezen de çok yorulur’ deneyimimi eklemek zorundayım.

Essen’de bir yandan kitaplar üzerine konuştuk, bir yandan da filarmoni yönetmeni Michael Kaufmann’la yeni projeler üzerine.Almanya’da yetişen ve öğrenim gören genç Türkler, artık ilginç işler yapıyor. Kimisi uluslararası bir şirkette danışman, kimisi proje yöneticisi. Artık ana dilleri haline gelen Almancanın yanı sıra İngilizce konuşuyorlar, bazıları Fransızca da öğrenmiş.Bir grup Türk genci ile sohbet ediyorduk. Yaptıkları işleri sorunca, İngilizce daha kolay anlatabileceklerini düşünerek bu dilde konuşmaya başladılar.Esmer bir genç kız, büyük bir Amerikan finans şirketinin yöneticilerinden birisi olmuş.Bir süre sonra annesini, babasını, nereli olduğunu sorunca Amerikan aksanlı İngilizceden, Güneydoğu şivesine keskin bir dönüş yapıverdi ve gülerek “Biz Varto’luyuz” dedi. “Anam babam burada.” Neredeyse elli yılı bulan göç, artık ilginç kuşaklar, ilginç insanlar yarattı.

Cumartesi günü Sunay Akın’la oyuncakçılara gittik. Evet, yanlış okumadınız, bütün bir öğle sonrasını antika oyuncak satan yerlerde geçirdik.Bir çadır kurulmuştu, ortadaki masalarda insanlar ayakta bira içiyor ve köşede çalan caz grubunu dinliyordu. Bitpazarı gibi düzenlenmiş bölümde ise genellikle yaşlı hanımlar antika oyuncaklar satıyordu.Bir süre sonra bu yaşlı hanımlar Sunay’ın bir uzman olduğunu anladılar, çünkü eline aldığı bir bebeğin yılını, onu yapan fabrikanın önemini söyleyiveriyordu.Oyuncaklar karşısında çocuk gibi heyecanlanan, bu iri yarı adamın bir Türk olduğunu ve İstanbul’da önemli bir oyuncak müzesi açtığını öğrendikleri zaman ise yüzlerindeki gülümseme büyük bir şaşkınlığa dönüşüyordu.Belli ki kafalarındaki Türk kavramıyla, oyuncak müzesi görüntüsünü bir türlü üst üste çakıştıramıyorlardı.Sunay oradan da bir sürü önemli oyuncak alarak elleri kolları dolu, mutlu bir biçimde çıktı çünkü müzesindeki beş bin değerli parçaya, 1920’lerden, 30’lardan yeni parçalar ekleyecekti.Düşünsenize, Nazım’ın çocukluğunda oynadığı ve üstünde resmi çekilen tahta at bile onda.Şimdi en kısa zamanda gidip müzesini gezeceğim; bu kadar özenle seçilen oyuncakları toplu halde görmek bir mutluluk olmalı.