Aydınlar arasındaki kamplaşmaları anlamakta hep güçlük çekmişimdir. Bir ideolojiye, bir kişiye, bir görüşe tam yandaş yada tam karşı olma durumu, benim sözlüğümdeki ‘entelektüel’ tanımıyla yan yana gelmiyor. Militanlık, özgür düşünceyle bağdaşabilen bir tavır değil. Ama nedense aydın çevrelerde ‘şucu ya da bucu’ olma ihtiyacı hep hissedilir. Formül, bir kişiye ve onun çevresindekilere bağlanmak, onu körü körüne savunmak ve o kampta yer almaktır. Zaman içinde, bağlanılan kişi ve ideoloji değişebilir. Hatta tam tersi fikirleri temsil eden kutuplara da geçilebilir. Bu aşırı değişiklik durumunda değişmeyen tek şey bağlanma ihtiyacı’dır. Şahıslar çevresinde oluşan kamplardan birine katılma arzusudur. Oysa bir aydını ‘şucu yada bucu’ değil akılcı olmak erdemli kılar. Böyle bir bağlanmanın sonunda her şey siyah beyaz olarak görülmeye başlar. Her siyasal yada sosyal gelişme, o grubun işine yarayıp yaramaması açısından ele alınır. Övgüler ve tepkiler buna göre düzenlenir. Oysa dünya siyah beyaz değildir. Hele sosyal bilimlerde hiç kesinlik yoktur. Ama bağlanan aydın kesin tavırlar içine girer. Yandaşı olduğu fikirler yüzde yüz doğru, karşıt fikirler yüzde yüz yanlıştır. Kesin yargılara varır ve kendisine ördüğü ‘bilmem neci’ kozası içine kıvrılıp rahat eder. Bunu tutarlılık olarak görür. Aslında tutarlılık değildir bu, bir çeşit bağnazlıktır. Nasıl olsa onu övecek ve görüşlerini haklı bulacak yandaşları da vardır. Dünyaya kuşkuyla yaklaşan ve soru soran bilim, bu avantajları sağlamaz insana. Bir kampa bağlanmadan düşünmek, sürekli diken üstünde oturmak gibi tedirgin edici bir iştir. Ayrıca bağımsız, özgür kafalı bir aydın olmanın bedeli vardır. Hiçbir kampa bağlı olmadığınız için ‘şucu yada bucu’ olarak tarif edilemez ve yalnızlaşırsınız. Birbirinin gözünün içine düşmanca bakan kamplardan hiçbirine ait olmama durumu kuşkuyla karşılanır. Hatta tutarsız sanılırsınız. Karşı çıktığınız birinin hakkını da savunma ve yandaşı olarak görüldüğünüz düşünceleri eleştirebilme özgürlüğü tanırsınız kendinize. Ve bağımsız düşünceye alışık olmayan iklimlerde, tuhaf bir kişi olarak algılanırsınız. Ama dünya düşünce ve kültür tarihi, özgür düşünebilen ve kafalarını kimseye kiraya vermeyen insanlarla yüceltilmiştir. Ne otoriteye kapılanmıştır onlar, ne de bir tarikat şeyhine, bir ideolojik önderliğe. Bedelini ödeseler bile özgür düşünceyi seçmişlerdir.