Geçen haftayı Biarritz’de geçirdim. Fransa’nın İspanya sınırına ve Pireneler’e yakın olan Biarritz, Atlantik Okyanusu kıyısına kurulmuş ilginç bir şehir. İmparator Üçüncü Napolyon burayı mekân tutmuş ve İmparatoriçe Eugenie için muhteşem bir saray yaptırmış. Şimdi otele dönüştürmüşler bu sarayı. Biarritz bir de (talasoterapi) dedikleri, deniz suyu ile tedavi merkezi. Kısacası Evliya Çelebi gibi ballandıra ballandıra anlatacak olursak, bu yazıyı bitirmemiz mümkün değil. İyisi mi ben size, kış kıyamette Biarritz denilen yerde ne aradığımı söyleyeyim. Hatırını kıramadığım bazı Fransız dostların ısrarları sonucunda, Biarritz’de yapılan FIPA festivali jürisinde yer almak için söz vermiştim. Festivalin müzik bölümü başkanlığına getirildiğimi de orada öğrendim. Gerçi Avrupa Konseyi öncesinde böyle bir toplantıya katılmak zor oldu ama söz verince, yerine getirmem gerekiyordu.Çok ilginç ve hoş jüri üyeleri vardı. Yeni tanıdığınız bir grupla sabahtan akşama kadar film izlerseniz, birkaç gün sonra ya birbirinizden nefret edersiniz ya da dost olursunuz. Bizim jüri bu işi dostlukla sonuçlandırdı. 25 Ocak akşamı yapılan törende ödülleri dağıttık.Bizim jürinin altın ödülü “Martin’in İhtirası” filmine, gümüş ise modern Fransız bestecisi “Pascal Dusapin” üzerine yapılan bir filme gitti. Aslında benim gönlüm Haçaturyan belgeselinden yanaydı ama ne yazık ki başaramadım.Aram Haçaturyan, gençliğimizi en çok etkileyen bestecilerin başında geliyor.Onun üzerine yapılan belgesel, yakın arkadaş olan Prokofiev, Şostakoviç ve Haçaturyan’ın başına gelenleri anlatıyor. Sovyetler Birliği’nin en parlak bestecileri olan bu üç müzisyen, 1948 yılında Stalin’in hışmına uğruyor ve “halk düşmanı” ilan ediliyorlar. Bu suçlama üç besteci üzerinde değişik etkiler yaratıyor. Haçaturyan hastalanıp yatağa düşerken, Şostakoviç ve Prokofiev, daçalarına kapanıp günde on altı saat çalışıyor ve en güzel eserlerini veriyorlar. Haçaturyan filminin birçok karesinde Nâzım Hikmet’i görmenin, beni ne kadar heyecanlandırdığını tahmin edersiniz. Besteciler, şairler, yazarlar bir arada. Haçaturyan viyolonsel konçertosu yazıyor; yakın arkadaşı Rostropoviç icra ediyor, keman konçertosunu çalan ise David Oistrakh. Ne dönem! Ne yazık ki Stalin’in çizmeleri altında ezilen bir yaratıcılar cenneti.