Alman endüstrisinin kalbi olan havzasında, ormanlar ve göllerle kaplı bir huzur köşesi,

Sakin ve tembel ördeklerin yüzdüğü koyu yeşil göller ve nemli ormanlardan yükselen taze serinlik.

Genellikle tenha olan bu doğa parçası cumartesi akşamı insan kaynıyordu.

Göllerin arasına dev bir sahne kurulmuştu. Işıklar ve ses sistemlerinin elektronik atmosferiyle cıvıldayan orman sakin bir köşe olmaktan çıkmıştı artık.

Türk ve Alman sanatçıların katılımıyla Almanya'daki yabancı düşmanlığına karşı bir konser düzenlenmişti.

Almanların organize ettiği bu konserin bir bölümü Alman televizyon ve radyolarından canlı olarak yayınlandı.

Kimler katılmıyordu ki konsere? Nükhet Duru, Sezen Aksu, Mazhar Fuat Özkan, Barış Manço, İbrahim Tatlıses ve Alman sanatçılar...

Batı Alman televizyonu WDR'in 20.45 gibi önemli bir saatte yayınladığı Rock programını Türk sanatçılarının canlı yayınına ayırması da önemli bir ayrıcalıktı.

Konserin en önemli yönü dinleyicilerdi. Almanların da bulunduğu dinleyici kitlesinin büyük çoğunluğunu Türk gençleri oluşturuyordu.

Almanya'da doğup büyümüş olan üçüncü kuşak Türk gençleriydi bunlar.

Giyimleri moderndi, güzel insanlardı. Hemen hepsinin yüzünde aydınlık gülümseyişler dolaşıyordu.

Çoğu Almancayı ana dili gibi biliyor ve Türkçeyi yarım yamalak konuşuyordu.

Ama bu pırıl pırıl gençlerin hepsi de şarkıları ezbere biliyor, müthiş bir coşkuyla Türk sanatçılarına eşlik ediyorlardı.

İşte bu değişik bir durumdu.

Almanya'daki birinci ve ikinci kuşağın tutuculuğuna, uyumsuzluğuna ve kendi kültürünü korumak için gittikçe bağnazlaşmasına karşın yeni kuşaklar Avrupa'da yepyeni bir "Türk realitesi"nin müjdecisi oluyordu.

Beni çok heyecanlandıran bu olguyu birkaç yıl önce Frankfurt'ta da gözlemiştim.

Binlerce kişilik Sporthalle'de bir festival düzenlenmişti. Frankfurt belediyesinin kültür sorumlusu olarak çalışan kişi ise 1968 olaylarının ünlü öğrenci lideri Cohn-Bendit idi.

Sahnede şarkılarımızı söylerken, dinleyiciler arasında bulunan binlerce Türk gencinin coşkulu alkışları ve oluşturdukları koro herkesin dikkatini çekmişti.

Onlar sayesinde uluslararası konserin en başarılı grubu biz olmuştuk.

Kuliste Cohn-Bendit heyecanla boynuma sarılmış ve "Bu gençler burada doğdu. Düşünebiliyor musun?" diye bağırmıştı. "Bu bir mucize."

Köln'deki açıkhava konserinde gençlerle birlikte Karlı Kayın Ormanı'nı söylerken aklıma geldi bu.

Ben o şarkıyı bestelediğim yıllarda daha doğmamıştı bu gençler. Şimdi şarkıyı haykırarak, hep bir ağızdan söylüyorlardı.

Köln'deki konserden hemen önce bir başka konserin varlığını öğrendik: 12 Eylül'ü kınama konseri yapılıyormuş aynı gece.

Bizim 'yabancı düşmanlığına karşı' yaptığımız dostluk konseri ise 12 Eylül'ü kutlama olarak nitelenmiş o gruplar tarafından.

Sanatçı arkadaşlar bu saçmasapan suçlamayı önce şaşkınlıkla sonra da hafif alaycı bir tebessümle karşıladılar.

Bazı gruplar ne zaman bu alaycı gülümseyişi hak etmekten kurtulacaklar acaba?

Ne zaman ciddileşip, çamur atmadan, seviyeli bir düşünce hareketi yürütmeyi öğrenecekler?