Herkes enflasyonun cebimizden götürdüğüyle ilgileniyor. Hesaplar yapıyor. Enflasyonun bir de yaşamımızdan götürdüğü var.

Kimse bugününden ve yarınından emin değil. Uzun süreli kararlar, dolayısıyla uzun süreli dostluklar ve ilişkiler oluşamıyor. Hepimiz perakende yaşıyoruz.

Enflasyonun bu derece yüksek olduğu bir ülkede ayağınızı sağlam bir zemine basamıyorsunuz. Zemin sürekli kayıyor.

Sanki arap sabunuyla kaplı mermer bir salonda rugan ayakkabılarla dansediyorsunuz.

Ya da sürekli inip çıkan bir otomatik merdivendesiniz.

Hİçbir şey yerinde kalmıyor.

Bu yüzden herkes kendini koruma durumunda. Bu sürekli savunma durumu insan ilişkilerini yaralıyor.

Ev sahibi ile kiracı sürekli kavga ediyor. Çünkü kontrat tarihindeki değerler değişmiş. Her ay yeni değer saptama kavgaları yapılıyor.

İşçi ile işveren, baba ile çocuk, karı ile koca arasındaki ilişkiler sürekli gözden geçiriliyor.

Sade yurttaşlar, memurlar, emekliler, borsayla, döviz kurlarıyla, faizlerle ilgileniyor. Parasını artırma, ikiye katlama çarelerini araştırıyor.

Ve böylece toplumun gündeminde birinci sıraya yerleşen PARA'nın egemenliği başlıyor.

Enflasyonun bu derece yüksek olduğu bir toplumda barışı sağlamak çok zor.

Çünkü egemen olan duygu güvensizlik. Hiç kimse, hiçbir kuruma güvenmiyor.

Bir de "çivisi çıkma" deyimimiz var. Bir şeyin çivisi çıktı mı artık ölçü tutturmak zorlaşıyor.

Sürekli enflasyon ekonominin çivisini çıkardığı zaman değer ölçüleri şaşıyor. Ne pahalı, ne ucuz bilemiyorsunuz.

Bir akıllı çıkıyor, "Bu pahalılıkta" diyor "Benim evim bir milyar eder."

Bunu duyan komşu, "Onun evi bir milyar ederse" diyor "Benimki su içinde bir buçuk milyar eder."

Böylece hiçbir temele dayanmayan, objektif ölçüsü olmayan değerler kaplıyor ortalığı.

Anlaşılan bu yıl gene yüzde yetmişin üstüne çıkıyor enflasyon.

Türkiye'deki milyonlarca sözleşme, kira kontratı, iş akdi, alacak verecek hesabı yeniden gözden geçirilecek.

Doğacak yüzbinlerce anlaşmazlıktan bazıları mahkemelere gidecek.

Yargıçların önündeki on binlerce dosya incelenecek ve yıllar süren duruşmalara dönüşecek.

Bunlardan bazıları yargıtaya başvuracak ve adli sistem felç olma noktasına gelinceye kadar gittikçe artan dosyalara boğulacak.

Toplumdaki bu huzursuzluğun sürüp gitmesi hükümeti de zor duruma düşürecek ve herkes bir sorumlu aramaya başlayacak.

Kabinesini koruyan başbakan, bir süre sonra yoğunlaşan eleştirilere karşı kendisini korumak isteyecek ve ilk olarak bir ya da iki bakanını bu durumun sorumlusu olarak gösterip feda edecek.

Feda edilen bakan suçu bürokratların üstüne atacak.

Bu arada bazı bürokrat kelleleri de gidecek. Ama bütün bu önlemler hükümeti kurtarmaya yetmeyecek ve sonunda erken seçim sözleri gündeme gelecek.

İşte ekonomiye yük olduğu herkesçe kabul edilen KİT'leri korumaya kalkmanın ve devlet çarkını ekmek kapısı olarak gören zihniyete uyarak, her devlet dairesini tıka basa doldurmanın zararları.

Bütün bunlara değer mi?

Gerçekten değer mi?