1973 yılıydı. Stockholm’e yeni gitmiştim. Beyaz geceler denen yaz dönemlerinden biriydi. Bu sakin kuzey ülkesi bir haberle çalkalandı birden: Şehrin göbeğinde Normalmstrog meydanındaki bir bankaya giren soyguncular, banka personelini ve müşterileri rehin almıştı. Tahmin edeceğiniz gibi, radyolar, televizyonlar olayın her anını duyurmaya başladı. Soyguncu Karlson iki arkadaşıyla birlikte bankaya girmiş ve alarma basılması üzerine beklenmedik bir biçimde kapana kısılmıştı. Bankanın çevresi ışıldak polis arabaları, barikatlar, silahlarının bankaya yöneltmiş keskin nişancılarla çevrildi. Bütün giriş çıkışlar ve haberleşmeler kesilmişti. Gergin bir bekleyiş dönemi başladı. Karlson eğer bir saldırı olursa, elindeki rehineleri öldüreceğini söylüyordu. Polis yetkilileri, bunun daha kötü sonuç vereceğini, kurtulma şansı olmadığını anlatmaya çalışıyordu. Normalstrog meydanındaki bekleyiş iki gün sürdü. Hiçbir şey olmuyor gibiydi. Ama abluka altındaki Karlson, kıstırılmış olduğu kafeste gitgide tedirginleşiyor, sinir krizleri geçiriyordu. Daha sonra rehinelerin anlattıklarına göre, içerde tuvalet ihtiyacı, yemek vb. gibi günlük yaşam gerekleri problem olmaya başlamıştı. Polis yetkilileri Karlson’u sarmalayan psikolojik gerilim çemberini gitgide sıkmaya başladılar. Kendisinin bir hiç olduğunu, karşısında çok büyük bir kuvvet bulunduğunu ve onlarla baş etmesinin imkansız olduğu anlatıyorlardı. En sonunda dev yol matkapları getirildi. Banka çepeçevre bu dev aletlerle sarıldı. Makinelerin hepsi birden çalışmaya başladığında, bankanın içindeki sinir bozukluğunun çıldırtıcı noktalara sıçrayacağını biliyorlardı. Biteviye, hiç değişmeyen bir tempoyla çalışan ve ayağınızın altındaki toprağı titreten bu aletler, bir süre sonra dişinizi oyan dev bir burguya dönüşecekti. Sonunda beklenen şey oldu: Karlson ve adamları psikolojik bir çöküntünün en derin noktasındayken ani bir atakla ele geçirildi ve rehineler kurtarıldı. Son günlerde CNN’i izlerken hep bu soygun geliyor aklıma. “Bağdat Hırsızı”sın çevresindeki çember de aynı şekilde daralıyor. Bir an her şet alışılmış gelmeye başlıyor. Sanki Amerika’nın, Suudi Arabistan’daki askeri varlığı bile, uzun süre böyle gidecekmiş, bir sıçrama yapmayacakmış gibi… Bu aldatıcı bir görüntü. Bush da içinde olmak üzere, hiçbir yönetim böyle büyük bir askeri operasyonu ve bunun mali sonuçlarını, bir amaç olmadan açıklayamaz. Eğer Ortadoğu’da büyük çıkarlar elde edilmezse, böylesine büyük bir harekata girişmiş olmak çılgınlık anlamına gelir. Onun için Amerika’nın vurmaması diye bir olasılık görünmüyor. Mutlaka vuracak. Ama şimdi, soyguncun çevresindeki çemberi daraltıyor, ablukayı keskinleştiriyor ve “içerdeki”lerin sinirleri ve morali üzerinde büyük bir baskı yaratmak istiyor. İÇERDEKİLER… Biz olayı dışardan izleyenleriz. Haber kaynaklarımızın hepsi Irak dışında. Irak içinde ne olup bittiğini de sağlıklı olarak bildirebilen yok. Ama düşünüyorum da Irak halkı içinden bakmaya çalışalım. Hem de sırandan insanın, geçimini sağlamak, ailesiyle birlikte sağlıklı yaşamaktan başka amacı olmayan normal Iraklının açısından. Kendinizi bir an o Iraklının yerine koyun: Ülkeniz dört bir yandan sarılmış. Bütün dünya size karşı birleşmiş. En gelişmiş silahlarını taşıyıp, namlularını size dikiyorlar. Kaçmak kurtulmak şansı da yok. Bütün sınırlar kapalı. Dünyanın en kudretli liderleri, doğup büyüdünüz topraklar için, “haritadan sileriz!” diyorlar. Yiyecek sıkıntısı var. Abluka kuş uçurmuyor. Çocuklarının için iki kilo un saklasanız cezası idam. Haber alamıyorsunuz tek haber kaynağınız büyüklerinizin uygun gördüğünü yayınlayan resmi kanallar. Ve en kötüsü, başınızda ne yapacağı belli olmayan bir lider! Dünyanın nefretini çekmiş, ülkenizi sekiz yıl süren kanlı bir harbe sokmuş birisi. Kenedisine karşı çıkmak isteyen 120 subayı kurşuna dizdirmiş. Bütün bunlar insanın sıçrayarak uyanmak isteyeceği bir karabasan gibi. Kendinizi bir an o Iraklının yerine koyun. Sonra Türkiye’ye bakın. Ne duyuyorsunuz? Yüksek sesle belirtmek zorunda olmasanız bile rahatlama değil mi? Şimdilik!