Erich Maria Remarque’ın ünlü romanını hatırlarsınız:” Garp cephesinde Yeni Bir Şey Yok” Savaşın dehşetini duyuran en iyi romanlardan biridir. Bacakları kopmuş askerler sürüklenmeye çalışır, şarapnel yiyenlerin parçaları tel örgülere takılı kalır. Savaş sonrası Alman edebiyatı, savaşın insanlarda yarattığı çılgın altüst oluşu, kişilik parçalanmasını anlatan roman ve hikayelerde doludur. Büyük Almanya idealleriyle başlayan savaş, geride yıkılmış aileler, depresyon geçiren askerler ve yaşama amacını yitirmiş, nihilist bir toplum bırakmıştır. Artık savaşa çağıran parlak, göz alıcı boruların sesleri, yerini, şehirlerden yükselen açlık iniltileri ve yaralıların çığlıklarına bırakmıştır. Sovyetler Birliği’nde, Amerika’da, Almanya’da savaşa katılmış bütün sanatçıların ortak kanısı şu olmuştur: Savaş insanoğlunun görebileceği en büyük yıkımdır. Türklerde savaşın acısını en iyi duyabilen toplumlar arasındaydı. Çünkü imparatorluğun sonunda, ünlü İttihatçı paşaların kaprisleri ile, olmayacak cephelere sürülmüş ve yok olana kadar savaşmışlardır. Şimdi bu “dehşet”, savaşı yaşamış olan eski kuşak kadar hatırlanıyor mu acaba? Yoksa unutuldu mu? Saddam bahane… Günlerdir gazete manşetleri, gerçekleşmesine kesin gözüyle bakılan savaşı duyuruyor: Körfezde tehlikeli Tırmanış – Savaşa Çeyrek Kala- Rehineler Namlunun Ucunda- Çöl Kalkanı… Ama bu kimilerin iddia ettiği gibi bir savaş kışkırtıcılığı değil. Durum gerçekten de patlamak üzere. Birleşmiş Milletler Güvenlik konseyinin kararından sonra savaş başlayacak. Yalnız Türk değil, dünya basını da havalanacak ilk füzenin hızını yakalama çabasında. Bu bakımdan basın, olmayan bir gerginlik yaratarak, savaş rüzgarları estirmiyor. Sadece durumu bildiriyor. Önce Amerika sonra Kanada… Derken bütün Batı savaş baltalarını gömüldüğü yerden çıkardı. Sovyetler Birliği de dahil olmak üzere birçok ülke ortak askeri operasyonuna katılma hazırlığı içinde. Irak’a en çok silah (ve özellikle kimyasal silah) satmış olan Fransa bile celallendi. Bütün batı liderleri Saddama esip gülüyorlar. Kamuoyu araştırmalarında Batı halklarının savaştan yana olduğu gözleniyor. Acaba (Irak’a komşu olsalardı aynı sonuç çıkar mıydı dersiniz? Kendi evi binlerce mil uzaktayken, başkasının evindeki savaşa evet demek kolay). Bu savaş isteresinin altında ne yatıyor? Niye batılı ülkeler böylesine güçlü bir modern haçlı seferine kalkışıyorlar? Kuveyt Emiri Sabahı çok sevdikleri için mi? Yoksa güçlü Kuveyt demokrasisini korumak için mi? Aslında bunun cevabını herkes biliyor: Ortadoğu yeniden biçimlendirmek için savaşacaklar. Belki de Malta zirvesinde alınmış bir karar bu. Dünya Savaşı sonrasındaysa, sınırlarını cetvelle çizdikleri Ortadoğu’da yeni dengeler oluşturacaklar. Petrol kaynaklarının kontrolünde yeni egemenlikler, yeni özerk bölgeler yaratacaklar. Çünkü, dünyanın ve endüstrinin kanı olan petrol denetiminin, birkaç ”muhteris Arap’a bırakılamayacak kadar önemli olduğunu” düşünüyorlar. Saddam da batılılara bu fırsatı hazırladı. Güçlü bir” küt” inmeleri için topu havaya dikti. Çünkü uzak görüşlü, çaplı bir lider değil. Ortadoğu satrancında 2 hamle ötesini göremedi. Şimdi işi, Hristiyan- Müslüman, zengin- yoksul çatışmasına çevirmek istiyor ama geçmiş olsun! Kimyasal savaş etiği… Geçenlerde değerli bir dostum,” Kimyasal silahlara gösterilen bu özel tepkiyi anlamıyorum” diyordu. ” Etik olarak, şarapnelle ölmüş bir insanla, kimyasal silahla ölmüş bir insan arasında ne fark var?” İlk başta çok yadırgatıcı gelen bu görüş, üstünde biraz düşününce haklılık kazanıyor. İnsanoğlu, öldürme silahlarına alışıyor. Tabanca, roket, füze gibi konvansiyonel sayılabilecek silahlar nedense fazla tepki çekmiyor. Ya nükleer bomba? İnsanlar sivil, kadın, çocuk demeden kitle halinde ve onca acılarla öldüren başka bir canavarlık düşünülebilir mi? Kimyasal silah da en az öbür öldürme araçları kadar iğrenç ve ahlaksızca mesele bütün öldürme araçlarına karşı çıkmak. Topyekün!… Ortadoğu yiğitliği… Zaman zaman düşünmüşümdür: Ortadoğu kültürü niye o kadar itici geliyor bana? Niye o davranışları gördüğümde kendimi rahat hissedemiyorum ? Niye Türkiye’nin Ortadoğu’ya karşı Ege, Akdeniz, Balkan kimliğini geliştirmesine uğraşıyorum bunca yıldır? Galiba Ortadoğu kültüründeki iki yüzlülük yüzünden kendisiyle hesaplaşmayan, iç dengeleri, iç duyarlılıkları ve ” vicdan azabı” olmayan kaba bir gelenek bu. Ortadoğulu bir Raskolnikov düşünülemez. Çünkü Ortadoğu dışa dönüktür. Kendi iç hesaplaşması yerine başkalarına nasıl göründüğü önemlidir. Kendini suçlama bilinci gelişmemiştir. Bunun en çarpıcı örneğini Saddam’ın televizyon gösterisinde yaşadık: General üniforması giy, belinde silah bütün dünyaya meydan oku! Sonra zora gelince ülkende konuk olan kadın ve çocukların arkasına saklan, ” bana vurursanız onları öldürürüm” de. İşte Ortadoğu yiğitliği! Televizyonda görmüşsünüzdür: Saddam adamlarıyla bir odaya giriyor. İçeride bekleyen rehineler, korkmuş, ürkütülmüş, başlarına neler geleceğini bilemeyen, evlerine dönmelerine izin verilmeyen insanlar. Saddam, ürkek bir güvercine benzeyen şok içindeki bir batılı çocuğu yanına çağırıp saçlarını okşuyor. Çocuğun yüzü gerilmiş, kendisinin ne yapılacağını bilemiyor. Korkuyla babasına bakıyor. Bu da Ortadoğu usulü sevecenlik! Türkiye, savaşta da barışta da şu Ortadoğu’dan bir yakasını kurtara bilse! Barışı savunmak.. Charlie Chaplin geliyor aklıma: Amerikan Aleyhtarı Faaliyetler Komisyonu Chaplin’i kışkırtıcı” ilan etmişti. Başka bir ülkede olan Chaplin bunu duyunca basında bir açıklama yaptı: ” evet ben bir kışkırtıcıyım. Bir BARIŞ KIŞKIRTICISI.” Bu ülkenin sanatçıları, aydınları, düşünürleri! Görevimizin BARIŞI SAVUNMAK olduğunu unutmayalım.
