Dünya Değişirken – Zülfü Livaneli
Bu pazar, Attila İlhan‘ın ünlü sorularına benzer bir şey soralım biz de: Amerika ama hangi Amerika?
Yeni çıkan bir Amerikan filmi seyrettim, bir Amerikan romanı okudum ve bu soru tekrar gündeme geldi.
Bizdeki “önemli adamlar” a, politikacılara ve Türk büyüklerine sorarsanız, roman, film, tiyatro, şiir gibi şeyler “tuhaf insanların uğraştığı, tuhaf işler” dir. Ciddi insanlar politika, parti, ihale, şartname gibi şeyler konuşur. Bir takım acaip adamlar da toplum yaşamının dışında böyle garipliklerle uğraşıp giderler.
Bu iş bizimkilere göre böyledir ama benim, dünyada tanışıp, konuşma onuruna eriştiğim bir çok bilim ve devlet adamı tam tersi görüştedir.
Onlara göre kültür, bir toplumun üzerinde yükseldiği kaidedir ve toplumun en önemli göstergesidir.
Profesör Galbraith de böyle düşünür; Alvin Toffler, Ernest Gellner, François Mitterrand, Graham Green, Friedrich Durrenmatt, Mihail Gorbaçov, Salinas de Gortari de…
19. yüzyıl Rusyasını hiç bir araştırma bize Dostoyevski, Tolstoy ve Turgenyev‘in kitapları kadar anlatamaz.
Balzac olmasa geçen yüzyılın Fransasını anlamamız güçleşir.
Bu yüzden, muhterem Türk büyüklerine fazla aldırmadan, kültür üzerindeki düşüncelerimizi sürdürelim biz.
***
Bir iki yıl önce New York‘ta Matisse sergisini gezmiştim ama kolay olmamıştı bu.
Moderen Sanat Müzesi’ndeki serginin önünde kilometrelerce uzayan kuyruklar vardı.
Ocak ayının buz gibi soğuğunda, pazar sabahı erkenden gittiğimde bile bu kuyrukların azalmadığını, tam tersine daha da uzadığını görmüştüm.
Sonunda Elia Kazan‘ın sağladığı özel davetiyelerle gezebilmiştik bu muhteşem sergiyi.
Dedeler torunlarıyla birlikte bekliyordu kuyrukta… Sevgililer el eleydi. Her yaştan, her renkten Amerikalı, Nazım‘ın deyimiyle “renkleri bir yemiş gibi yiyen” dahi Matisse‘nin tablolarını görmeye koşuyordu.
İşte bu, bizdeki Amerika hayranlarının bilmediği bir Amerika‘ydı.
5. cadde ve Bijan mağazası kültürünün dışındaki Amerika’ydı.
***
Bu Amerika, “Küçük Odesa” adlı bir film yapmış.
Yönetmen James Gray‘in, 22 yaşını sürerken yaptığı filmden çıkarken yumruk yemiş gibi oluyorsunuz.
Gerçek bir aile hikayesi, büyük bir şiir.
New York‘ta Rus göçmenlerin yaşadığı “Küçük Odesa” mahallesindeki Rus mafyasının ve bir Yahudi ailesinin hikayesi anlatılıyor.
Böyle bir ustalığa ancak şapka çıkarılır diye düşünüyorsunuz.
Elimdeki roman ise Paul Auster‘in “Leviathan” adlı kitabı.
New York otoyollarından birinde, içinde bomba patlayan bir arabanın yanında bulunan ölüyle başlayan roman, başlangıcının aksine müthiş edebiyat tadları içeriyor.
Paul Auster gerçekten de Amerika’nın en yeni ve en parlak romancısı.
***
Amerika denilince herkesin aklına Hollywood filmleri, Stephen King, Dean Koontz ve Grisham gibi bestseller yazarları geliyor ama bir başka Amerika daha var ki görünenden daha derin ve daha insani.
