Son zamanlarda iyice sap samana karıştı. Sağda ve solda yer aldıklarını söyleyen çeşitli kişi ve kuruluşlar, siyasi pozisyonlarının gerektirdiği ilkeler çerçevesinde davranmıyorlar. İlkelerin yitip gittiği bir toz duman ortamında kişiler ön plana çıkıyor ve bütün mücadele kişisel çatışma boyutuna indirgeniyor. Oysa Türkiye, tarihinin en kritik dönemeçlerinden birini yaşamakta. 1994 ve 95 yılları, Türkiye için bir yol ayrımı anlamı taşıyor. Bu yol ayrımı ana hatlarıyla” Avrupalı Türkiye” ya da “ Orta Doğu Türkiye” olarak özetlenebilir. Avrupa Birliğine girme ihtiyacımızı ve Batılı olma programımızı sürdürüyor muyuz, yoksa Cumhuriyetin bu ilkesinden sapıyor ve yönümüzü Orta Doğu’ya çeviriyoruz? Her politikacı, yazar ve düşünürün bu sorunun cevabını net olarak vermesi gerekiyor. Bu ayrım sağ ve sol olarak tanımlanamaz. Bir tarihsel strateji sorunudur. Bazı temel kararlar sağcılarla solcuları ortak cephede toplayabilir. Bugün yaşadığımız da budur.

Türkiye’nin 70’li yıllarda Yunanistan’la birlikte Avrupa Topluluğu’na giriş şansı, dönemin başbakanı Bülent Ecevit tarafından engellenmişti. Şimdi de Avrupa ile gümrük birliğine gittiğimiz şu günlerde, bu bütünleşmeye karşı büyük bir hareket gözlemleniyor. Çeşitli kılıflar ve bahanelerle yürütülen anti-batı kampanyanın hızlanması ancak bu “anti gümrük birliğin” stratejiyle açıklanabilir. Bu kampta kimler mi yer alıyor? Gümrük birliğinden olumsuz etkilenecek iş ve sanayi çevreleri, holdinglerden ve bunlarla işbirliği yapan solcu politikacı ve yazarlar.

Avrupa ile yıllardan beri insan hakları konusunda sürtüşürüz. Avrupa Konseyi’nin Türkiye’deki insan hakları ihlallerini kınaması, protesto etmesi ve çeşitli platformda Türkiye’nin eleştirilmesi yeni değildir. Alışılmış bir durumdur. Peki neden 1994 yılında birdenbire Batı’dan kopmamızı gerektirecek kadar şiddetli bir Avrupa protestosu ve milliyetçilik dalgasının kabarışını tanık olduk? Neden sağ ve soldaki birçok kişi Batı’ya karşı şahin kesilip kendi arasında ittifak yaptı? Neden solun can düşmanı olan bazı sağ gazeteler, soldaki bu girişimi göklere çıkarıyor? Saddamcı tezlerle de desteklenen bu görüş, büyük holdinglerin himayesinde “anti emperyalist milliyetçilik” makyajıyla piyasaya sürülüyor.

O zaman ayrımı sağ ve sol olarak değil, Türkiye’nin bu ana tercihinde “gümrük birliğinden yana olmak ya da olmamak” diye koyun. Bakın nasıl kartlar yeniden dağıtılıyor ve ayrım ortaya çıkıyor. Bugünün en önemli sorusu şudur: “Avrupalı Türkiye” mi, “Ortadoğulu Türkiye” mi? Ben açık ve net olarak “Avrupalı Türkiye” diyorum. Ya siz?