Pazartesi akşamı Ankara’daki yemekli bir toplantıya konuşmacı olarak katıldım. Mehmet Haberal’ın kurduğu Büyük Anadolu Vakfı her ay bir konuk çağırıyor. Sağolsunlar, zamanlarını biraz da benim programıma göre ayarlama inceliği gösterdiler ve buluşmayı gerçekleştirebildik. Böyle toplantılar interaktif olduğu zaman ilginçleşiyor. Bu sefer de böyle oldu. Önce ben çeşitli konulardaki düşüncelerimi anlattım; daha sonra vakıf üyeleri kendi yorumlarını aktarıp, sorular sordular. Hem de ne sorular! Öğretim üyeleri, eski bakanlar, emekli generaller, iş adamları, emekli müsteşarlar gibi ilginç ve etkili mesleklerlere mensup kişilerin, çeşitli konulardaki ilginç fikirlerini dinleme olanağı buldum. Genel bir tespit yaparak diyebilirim ki hemen hepsi çok kaygılıydı. İç siyasi gelişmelerden tutun da dış politikaya kadar birçok konuda derin endişeler taşıdıkları belli oluyordu. Ve söz tahmin edeceğiniz gibi ister istemez CHP konusuna geldi. Bu konuda herkesin şikâyeti, derdi ve üzüntüsü olduğunu hissettim. Aslında orada bulunanların dünya görüşü ile CHP’nin ilkeleri aynıydı. Meclisteki muhalefet girişimlerinden memnunluk bile duyabilirlerdi ama galiba iş gelip gelip inandırıcılıkta kilitleniyordu. Bu gidişle CHP’nin AKP’yi durdurabileceğine inanmıyorlardı. Partiye en yakın kişilerde bile kaygılar giderek derinleşiyordu. Pazartesi akşamı tanık olduğum derin kaygılar, salı günü daha da derinleşmiştir sanıyorum. Çünkü Türkiye, YÖK yasa tasarısı dolayısıyla bir hesaplaşma ortamına girdi. Aşırı ve gereksiz sertlikte konuşmalar yapıldı. Böylece Türkiye’deki iki ayrı dünya görüşünün bir araya geldiği ve “Milli Görüş” gömleğini çıkarmış olanların laikleştiği umuduna kapılanların ayaklarının suya erdiği bir döneme girilmiş oldu. Buna rağmen; “Aralık ayına kadar yağmur bulutları birikecek ama tahmin edilen fırtına kopmayacak!” tahminini yapanlar var. Eğer Ekim ayındaki Avrupa Komisyonu raporu olumsuz çıkar ve aralık ayında takvim alınamazsa yandı gülüm keten helva! Hani eşeğini yitiren Nasreddin Hoca, neden feryada başlamadığını soranlara; “Bir umudum şu tepenin arkasında. Orada da bulamazsam siz o zaman görün bendeki figanı!” demiş ya; işte onun gibi bir şey.
