Dünyayı yeni yeni kavramaya başladığım çocukluk yıllarımdan bu yaşıma kadar ömrüm siyasi gerginlikleri izleyerek geçti. Çocukluğumda Menderes-İnönü gerginliği vardı. Gençliğim Demirel-Ecevit kavgalarının gölgesinde geçti. Orta yaşlarımda Özal-Demirel-İnönü-Türkeş dönemlerini yaşadım. Sonra ortaya Necmettin Erbakan ve Tayyip Erdoğan çıktı. Bunların üstüne bir de Türkiye’nin canına okuyan askeri darbeleri eklediğinizde ortaya çıkan özet şu: Gerilim, gerilim, gerilim. Bu çarpık seçim sisteminde biraz oy alıp iktidar şansı yakalayan liderler müthiş bir şımarıklıkla, kendilerini “seçilmiş kral” ya da “seçilmiş padişah” gibi görmeye başladı. Son krize de bu yüzden geldik. Ama Türkiye’de yavaş yavaş bu dönemin kapandığını görüyorum. Artık gerginlikten yarar umanlar, uzlaşma kültürüne sırt çevirenler bu ülkede barınamayacak. Koşullar uzlaşmayı, tartışmayı, müzakere etmeyi emrediyor.
Ne demek istediğimi daha net anlatmak için bir örnek vereyim: Ömrünü tamamlamış olan bu meclisin Anayasa’yı değiştirebileceğine hiç ihtimal vermiyorum. 22 Temmuz seçimlerinden sonra yeni bir meclis oluşacak ve bu meclisin ilk görevi Cumhurbaşkanı seçmek olacak. Anayasa Mahkemesi bu seçim için 367 oyu şart koştuğu için, hiçbir parti tek başına bu kararı veremeyecek. Şu anda görünen oy oranlarına göre bu seçimde hem AKP’nin hem de diğer partilerin çoğunun üzerinde anlaştığı bir aday bulmak gerekli. Bu da kesin bir uzlaşmayı gerektiriyor. Eğer uzlaşmazlarsa ne olur: Meclis feshedilir ve seçime gidilir. O zaman da seçilemezse bir daha seçime gidilir. Bu iş böyle uzlaşana kadar devam eder. Anayasa Mahkemesi yerinde bir kararla, 72 milyonu temsil edecek kişinin belirlenmesini, seçim sistemi cilveleri sonunda azınlık oyuyla çoğunluğu eline geçirenlere bırakmama, yani Anayasa’nın ruhuna uygun davranma yolunu açmış oldu. Artık her konuda müzakere, diyalog, uzlaşma şart. Zaten demokrasi adına layık her rejimde de bu iş böyle yapılıyor. Mesala İngiltere’de bir başbakan çıkıp da “Elinize çelik çomak verdik, oynayın bakalım!” diye sistemle alay etmiyor, edemiyor. “Beş yıl önce oyların üçte birini almıştım. O zaman dediğim dedik, çaldığım düdük!” diyemiyor. Aklı başında olan hiç kimse, demokrasi kavramını, 4.5 milyon mükerrer oy kullanılan, çöplüklerinden oy toplanan bir ülkede, yüksek barajlar nedeniyle sakatlanmış bir oy mekanizmasına tapma fetişizmine dönüştürmüyor. Bizde de öyle olacak.
