Hiçbir konuda anlaşamayan Meclis’te 429 milletvekili, bir konuda oylarını birleştirdi: Bağımsız adayların birleşik oy pusulasına konması konusunda meclis çoğunluğu bir “konsensüs” sağladı. Bu ne anlama geliyor, niçin bu kadar önemli? Anlatayım:Güneydoğunun kuş uçmaz kervan geçmez mezralarından birinde oturan, hayatın sillesini yemiş yaşlı bir kadın düşünün. Devlet, gelişmiş bir devlet gibi davranmadığı ve üstüne düşen yatırımları yapmadığı için kadıncağızın ömrü yoksulluk içinde geçmiş. Kıt kanaat çocuklarını büyütmüş. Devlet, görevi olduğu halde onu okutmamış, okuma yazma öğretmemiş, hatta Türkçe konuşmasını sağlayacak hizmeti bile götürmemiş. Kadıncağız şimdi sandığa gidecek, belki de desteklediği bağımsız bir adaya oy atacak. Devletin birinci görevi, bu yurttaşının istediği kişiye ya da partiye oy vermesini sağlamak ve bunun için ona hizmet götürmek değil mi?Değil! Yukarıda saydıklarım saygın demokrasiler için geçerli ama Türkiye’de işler başka. Meclis toplanıyor; 429 vekil kuyruğa dizilip kulübelere giriyor ve bu kadıncağız istediği kişiye oy veremesin, aklı karışsın, mührü yanlış yere bassın diye yasa çıkarıyor.Yani 429 vekil bu kadına demek istiyor ki: “Ey yurttaşım, sen Kürt kökeninden geliyorsun. Kimi seçeceğine sen karar veremezsin, ben karar veririm. Senin aklını bir karıştırayım da gör bakalım.” Bu karar sonunda yaşlı kadın mührü ters yere basacak ve oyu başka partilere yönlendirilmiş olacak. Oysa ben devletin görevinin yurttaşının oy vermesini kolaylaştırmak için önlemler almak olduğunu düşünmek istiyordum.Tersi oldu.

Türkiye’deki rejimi adı “demokrasi” değil, “demokrasicilik oyunu”dur. Bu yüzden “milli irade” falan diye yazı yazan liberallere gülüp duruyorum. Geçen seçimlerde 4.5 milyon mükerrer oy kullanılmış, zamanında çöplüklerden oy toplanmış, sandıklar kaçırılmış, yüzde 10 barajları yüzünden oyların yüzde 45’i çöpe gitmiş, bunun sonucunda ortaya halkın ancak yarısını temsil eden kanadı kırık bir meclis çıkmış; biz de buna kalkıp “demokrasi” diyeceğiz. Halk yürüdüğü zaman ise “Aaa demokrasiye müdahale ediliyor!” diye bağıracağız.Eğer bu rejim “demokrasi” ise Fransa’dakinin adı ne?

Son seçimlerde yüzde 10 barajının Türkiye’yi ne büyük kargaşaya sürüklediğini hep birlikte gördük. Ne temsilde adalet sağlandı, ne de yönetimde istikrar. AKP, oyların üçte biriyle Meclis’in üçte ikisini ele geçirince de başladık AKP’yi nasıl indiririz hesapları yapmaya. Kimse düşünmüyor ki barajlar yüzde 10 olmasaydı ne AKP bu güce erişecekti ne de Türkiye bugünlere gelecekti.

Ben Türk siyasetindeki bu garipliğe “SEDEF ADASI SENDROMU” diyorum. Nedenini anlatayım:İstanbul’daki güzelim Sedef Adası bir martı yuvasıdır. Martılar burada yumurtlar ve neredeyse adanın tek sahibi gibi davranırlar. Bu da orada oturan insanları rahatsız eder. Bir dönemde ada sakinleri, martıları azaltmak için, onların bıraktığı yumurtaları yiyecek tilkiler getirip adaya saldı. Gerçekten de tilkiler sayesinde martıların sayısında büyük bir düşüş oldu. Ama bu sefer de ne oldu biliyor musunuz: Yılanları yiyen martılar azalınca, adayı yılan bastı. Evlerden yılan çıkmaya başladı. Korkuya düşen ada sakinleri martı sayısını tekrar artırmak için elde tüfek tilki avına çıktı. Adaya yerleşen ve çoğalan tilkileri yok etmek için gece gündüz av düzenlediler.İşte “SEDEF ADASI SENDROMU” bu. İşlerin doğal akışına bir yerden müdahale ettin mi hiç beklemediğin sonuçlar çıkar ve bozduğun dengeyi bir türlü geri getiremezsin. Ne yazık ki bizim siyasiler bu olaylardan hiç ders almıyor ve yine bin bir tilkilik peşinde koşuyor. Olmayınca da tüfeğe sarılıyor.