Gabriel Garcia Marquez’in bu ismi taşıyan bir romanı vardı. Aşık olan genç bir kızın içine cin girdiğini sanan insanları anlatıyordu. Türkiye’de gazete, dergi, televizyon ve radyolara bakınca herkesin içine cin girdiğini sanmak mümkün. Pazar günleri hemen hemen bütün köşe yazılan “aşk”la dolu. Televizyonlar kimin kiminle “aşk yaşadığı”nın peşine düşmüş durumda. Dergiler zaten sadece bu iş için çıkıyor. İyi ama bunca çok sözü edilen ve hiç bıkılmayan “aşk” nedir sizce? Buna kestirme cevabım şu: Günümüzün Türkiye’sinde sadece üreme içgüdüsü. Aşk denildiğinde herkesin kastettiği şey, kimin kiminle yatağa girdiğinden başka bir şey değil. Ve Türkiye’deki bu çılgın “aşk” modasının altında iki şey yatıyor. Birincisi; kapalı, geleneksel ve cinselliğin ayıp sayıldığı bir toplumdan çıkışın yarattığı zemberek boşanması. İkincisi ise demografik sebepler. Türkiye’nin genç bir nüfusa sahip olduğu sık sık tekrarlanıyor. Genç insanlar “üreme içgüdüsü”yle doludur. İnsanoğlu doğar, beslenir ve neslini devam ettirip gider bu dünyadan. Bir sincap, bir kanguru, bir gergedan nasıl bu biyolojik kuralların dışına çıkamazsa insanoğlu da çıkamaz. Varoluşuna ters düşemez. Nüfusun çoğunluğu genç ise, üremeye koşullanmış insan sayısı da çok oluyor haliyle. Ve medya onlara “mal” satıyor. Al sana kadın vücudu, al sana erkek vücudu, al sana iç gıcıklayıcı defile, al sana dedikodu. Bu toplumdaki futbol şiddeti çılgınlığının altında bile cinsel içgüdüler ve hormonlar var. Hadi diyelim gençler üreme çağında ve akılları bu işe takılmış vaziyette. Peki; saçı sakalı ağarmış kocaman adamlara ve kadınlara ne oluyor da durmadan kimin kiminle yatağa girdiğiyle uğraşıyorlar? Bunun da cevabı basit. Mal satmak istiyorlar, okunmak istiyorlar, meşhur olmak istiyorlar. Bu toplumda madem bacak arasından başka bir şey satmıyor, biz de bari bunu yapalım diyorlar. Baş döndürücü bir ülkede yaşıyoruz dostlar: Toplum bir yandan tesettüre giriyor, bir yandan olmadık yerlerini açıyor. Türk usulü modernleşme de işte ancak bu kadar olabiliyor.
