Türkiye’de her şey Avrupa Birliği’ne kilitlendi. Dönüm noktası 2004 yılının aralık ayı. Bu tarihte müzakere takvimi alıp alamayacağımız ortaya çıkacak ve Türkiye buna göre yön belirleyecek. Şimdilik her şey Avrupalıların bize müzakere takvimi vereceği beklentisiyle sineye çekiliyor. Bu noktaya kadar umutsuzluk yasak. Ama ya ondan sonrası? Nasreddin Hoca kaybolan eşeğini arıyormuş. “Ne o hoca?” demişler “Pek üzülmüş gibi bir halin yok.” Hoca “Son umudum şu tepenin ardında.” demiş, “Eğer orada da yoksa, siz bendeki feryadı o zaman görün!” Bu memleket yüzyıllardan beri kendisini Avrupa’ya beğendirmek için durmadan makyaj yapar, işin aslına dokunmaz da dekorlarla uğraşır. Mithat Cemal’in Üç İstanbul romanında Amerikalı bir kadın gazeteci tercümanla konuşur. Tercüman ona der ki: “Adliye binasının güzel tarafı deniz cephesidir Mis; Grek üslubunda yapmak istemişler; o tarafın üslubunun sütunlu olmasına çok ehemmiyet vermişler; ecnebiler vapurla İstanbul’a gelirken görsünler diye. Kara tarafı yerliler görecek diye sarı sıvalıdır.” Amerikalı kadın: “Halkını bu kadar hor gören memleket! Ne tuhaf şey!” Osmanlı Ermenisi olan tercüman şöyle devam eder. “Osmanlı İmparatorluğu kaldırımından mektebine kadar her şeyi Avrupalılar görsün diye yapar. Beyoğlu’nda yaptığı caddeler, üç kıtadaki bütün Türkiye kaldırımlarına müsavidir.” Bu yargılar çok mu insafsız? Bilemem, belki de öyledir. Ama kendimizi Batı’ya beğendirme konusundaki tutkumuz gerçek. Kuşaklar değişse de bu ideal değişmiyor. Sadece Avrupa’nın yanına ABD eklendi. Uzun lafın kısası; Meclis’ten çıkan uyum paketlerinin havada kalmayacağını ummak istiyor insan. Onca güzel yasa, onca büyük reform; derken Trabzon’da otellere baskın, Ferhat Tunç’un gözaltına alınması, yasaklanan oyunlar, konserler. Acaba kendimizi mi kandırıyoruz, yoksa yabancıları mı?