“Romanya’nın Moldavya’yı, Polonya’nın Byelo Rusya’yı tanıması gibi, Türkiye’nln de Azerbaycan’ı tanıması doğal bir karar.” Bu sözleri, Ermenistan Dışişleri Bakanı Raffi Ovannisyan söylüyor. Gerçekten doğru. Bakanın sözlerindeki can alıcı nokta, bu tanımanın “doğal” oluşu. “Doğallık” bizim geleneksel dış politikamızda pek fazla üstünde durmadığımız bir konu. Oysa tarihsel ve kültürel bağların yarattığı “doğallık”, açık denizlerdeki pusula kadar önemli. Türklerin Orta Asya’dan çıkışlarından beri batıya, daha batıya ulaşma istekleri zaman zaman dönüp geriye bakma gereğini unutturmuş. Oysa şu 1991 yılında “Kızıl Elma” düşünden daha önemli bir gerçeklik var: “Doğallık”
AİLE
Hepimiz biliriz: “Baba mesleği” diye bir kavram vardır. Birkaç kuşaktır ticaret yapan ailelerin çocukları, hiç zorlanmadan kendilerini bir işin başında bulurlar. Çünkü ailenin kuşaklar boyu biriktirdiği bir ilişkiler, tanıdıklar ağının içine yumuşakça dalmışlardır. Aynı şeyi bir memur çocuğunun yapması çok zordur. Aşırı bir emek ve yapılabilecek bir sürü hatayı göze almak gerekir. Tüccar çocuğunun eski terliklerini ayağına geçirir gibi kendiliğinden yaptığı bir hareket, memur çocuğu için bir bilinmezler evrenine yelken açmaktır. Bu özellik Yahudi ailelerde çok görülür. Aile biriminde bu kadar önemli olan “doğal ilişkiler ağı” ülkelerin “olmazsa olmaz” şartıdır. İskandinav ülkeleri en iyi ilişkiyi kendi aralarında kurarlar. Daha sonra da “doğal bağları” bulunan Baltık uluslarıyla. İngilizler, imparatorluk izleri üzerinden yürütürler bütün siyasi, ticari, sanatsal ilişkilerini.
Türkler de böyle doğal bir ağa sahip. Dünyada on milyonlarca Türk dili konuşan insan yaşıyor. Bu insanlarla kurulacak “kültürel bağ” Türkçe konuşan, okuyan, birbiriyle ilişkili büyük ve etkili bir dünya gücü çıkaracaktır ortaya. Önce, Türkiye dışındaki Türklerle ilgilenmenin kafatasçılık olduğu yolundaki komplekslerden kurtulmak gerekiyor. Bir insanın, kendi geçmişindeki efsaneleri, masalları, destanları, anıtları kabul etmesi niçin faşizm olsun? Modern Türk sanatçıları Ikarus yanında Hezarfen’i, Niebelungen yanında Göktürk efsanesini, İlyada-Odise’nin yanısıra Manas Destanı’nı niçin tanımasın? Niye bu konuda çalısmalar yapmasın? Irkçılık olsa olsa, geleneksel kültürle ilgilenmenin değil, bir takım ön yargılarla ilgilenmenin tanımı olabilir.
1986 yılında Issık-Göl forumunu kurmak üzere Kırgızistan’a gittiğimizde büyük bir şaşkınlık yaşamıştım. Tiyan-Şan dağlarının dibinde ve Çin sınırında bize müthiş dostluk gösteren, Türkçe konuşan pırıl pırıl bir halk vardı. Müziğimiz, kültürümüz, zevklerimiz ortaktı. Öylesine dost ve kardeş insanlardı ki, biz ayrıldıktan sonra şehrin meydanına heykelimizi diktiler. Orada öylece duruyor bir dostluk anıtı gibi. Yunus Emre Türkçesine yakın bir dilleri, Manas Destanı dinlerken ağlayan “aksakal”ları ve Ankara’ya gözlerini dikmiş bekleyen gençleri vardı.
Türkiye kendisine bu kadar yakın insanlardan kaçamaz. Kaçmamalı da! Geçen yıl “Orta Asya Türklüğü” konferansı toplandı. Düzenleyenler Türkler değil, İngilizlerdi. Yer de Londra. Asya’daki Türk Cumhuriyetlerinde, Sovyetlerin bıraktığı boşluğu doldurmak için İran ve Suudi Arabistan milyonlarca dolar akıtıyor. Amaç hepsini birer İslam Cumhuriyetine çevirmek. Kanunca, Türkiye’nin yapması gereken şey, politik değil, “kültürel bağ” üzerinde durmak. İstanbul’da basılan bir kitabın Çin sınırına kadar dağıtıldığı, tiyatro gruplarının koskoca kıtada turneler yaptığı, gazetelerin ve radyo-TV yayınlarının yüzmilyonlara ulaştığı bir “Türkçe Demokratik Külttür Ortamı.” İşte “doğal olan” budur.
