TANRITANIMAZ olmanın insanları birbirine benzettiği ve aynı koşullara bağlı kıldığı sanılırsa da durum bunun tam tersi.

Müslüman ateisti, Musevi ateistinden, o da Hıristiyan ateistinden farklı bir anlayışa, davranış biçimine ve duygu yüküne sahip.

Çünkü ne kadar tanrıtanımaz olurlarsa olsunlar içinde yetiştikleri kültür onları farklı kılıyor.

Dinin inanç boyutunun dışına çıksalar bile, kültür boyutunun içinde yer alıyorlar.

İçinde yetiştikleri, nefes aldıkları kültür onları buna zorunlu kılıyor.

Bilindiği gibi kültürün en önemli unsuru din. Bu kişilerin mimiklerine, el kol hareketlerine, konuşma biçimlerine sinen o derin etki, farklı dinlerin ateistlerinin birbirlerine benzemelerini önlüyor.

BÜTÜN bunları anlatmamın nedeni Türkiye'nin gereksiz yere bir din yandaşlığı ve din karşıtlığı çelişkisine sürükleniyor oluşu.

Böyle bir ayrımın ve sonu kavgaya varan bir kapışmanın yaşanmaması gerekiyor.

Çünkü din, inanç boyutuyla kişinin özel alanında.

Herkesin ifade ettiği gibi tanrıyla kul arasında.

Bu inancı kamusal alana taşımaya kalktığınız zaman sorun çıkıyor.

Ama durumun böyle olması, dinin toplum yaşamından dışlanması anlamına da gelmiyor.

Din, kültürümüzün önemli bir yaratıcısı olarak elbette ki kamu alanında hak ettiği saygıyı görmeli.

Bu ayrımı soğukkanlı bir biçimde ve fanatizme düşmeden yapabilsek, Türkiye içine sürüklendiği kargaşadan bir çırpıda kurtulacak.

İNANCI sağlam bir kişi olmak, kendi inancını toplumun bütününe dayatmayı gerektirmediği gibi tanrıtanımaz olmak da kimseye, din kurum ve kavramlarına hakaret etmek hakkını vermiyor.

Dolayısıyla çelişki ortadan kalkıyor.

Din ve devlet ilişkilerini düzenleyen en önemli model bu!