Birkaç gün önce yazdığım yazı, bazı arkadaşlarda derin bir kaygı yaratmış. Aslında ben de kaygılıyım. Bu kaygı, Avrupa Birliği idealinden vazgeçmemizi gerektirmiyor; tam tersine bu ilişkiyi doğru bir çizgiye oturtma isteğinden kaynaklanıyor. Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler, giderek hastalıklı bir görünüm vermeye başladı. Bu ülkenin milyonlarca yurttaşı kendisini Avrupa Birliği üyeliğine layık görüyor, Türkiye’nin geleceğini böyle hayal ediyor. Her görüşmede büyük umutlara kapılıyoruz, basınımız bu iş oldu oluyor havasını yayıyor. Heyecanlanıyoruz, göğsümüz kabarıyor, gururlanıyoruz. Ve her seferinde büyük hayal kırıklıkları yaşıyoruz. Sıfıra sıfır, elde var sıfır. TBMM olağanüstü bir gayretle uyum yasaları çıkarıyor. Yine sonuç yok. Hükümet yetkilileri yabancı başkentleri ziyaret ediyor. Haydi yine bir heyecan. Bir süre sonra, orada sırtımızı sıvazlayan Avrupa liderleri azarlama tonuna bürünüyorlar. Bütün bunların içinde belki de en çok koyanı; bazı Avrupa bürokratlarının sert konuşmaları. “Şunu yaparsan Avrupa’ya giremezsin; bunu yaparsan bizi ebediyen unut!” Bu ülkedeki sosyal çalkantıların, demokrasi ve hukuk eksikliğinin acısını yaşam boyu çekmiş birisi olarak Türkiye’ye sütten çıkmış ak kaşık demediğimi herkes bilir. Her şeyden önce kendi kendimizi düzeltmemiz gerekiyor; doğru! Ama Avrupa ile sürdürülen ilişkilerin patolojik bir noktaya kayması, halk açısından daha büyük tehlikeler yaratıyor. Göreceksiniz ki 2004 Aralık ayında da bir sonuç çıkmayacak. Ve halk daha büyük hayal kırıklıklarına uğrayıp, kendisine başka alternatifler aramaya başlayacak. Korkum bu! Peki ne yapılabilir? Hem Avrupa Birliği idealinden vazgeçmemek, hem de hakaretlerin ve hayal kırıklıklarının yarattığı zehirli atmosferden kurtulmak için ne yapmalıyız? Herhalde yapmamız gereken ilk iş; Avrupa konusunda yeni bir strateji oluşturup bunu uygulamaya koymak olmalı. Çünkü şu anda gündemi Avrupa belirliyor, biz de oradan esen rüzgâra göre tavır takınıyoruz. Yani her konuda yaptığımız gibi, gündemin peşine takılıp günü kurtarmaya çalışıyoruz. Oysa bu konuda bir karar oluşturmalı ve bunu uygulamaya koymalıyız. Bence bu karar Avrupa ile yeni bir ilişki dönemi ve biçimini kapsamalı. Avrupa yetkililerini masaya davet etmeli ve demeliyiz ki: “Bize Romanya ve Bulgaristan kadar olamadınız diyorsunuz. Onları Avrupa Birliği üyeliğine yaraşır bulurken bizi dışlamaya çalışıyorsunuz. Ama unutmayın ki iki taraf istese de bu ilişki koparılamaz. Gümrük Birliği ve birçok uluslararası anlaşmalarla birbirimize bağlıyız. Ayrıca Avrupa’da yaşayan milyonlarca yurttaşımız ve çifte vatandaşlık taşıyan insanımız da bu ilişkiyi koparmamıza engel. Ticaret hacmimiz de bizi bağlayan nedenlerden biri. O zaman gelin, yeni bir statü üzerinde çalışalım. Sizleri korkutan serbest dolaşım gibi maddeleri dışlayacak ama bu ilişkiyi sağlıklı hale getirecek yeni bir model üzerinde çalışalım.” İnanın; basitçe özetlemeye çalıştığım bu inisiyatif, en azından onurlu bir başlangıç anlamına gelecektir. Avrupa ne yazık ki Atatürk modelini ve laiklik anlayışımızı da sorgulamaya başladı. Öne sürdükleri her koşulu yerine getirsek bile, Atatürk ilkeleriyle Avrupa Birliği’ne giremeyeceğimizi söyleyecekler. Zaten bunu dillendiriyorlar da. Bu konularda yeni bir perspektif oluşturmanın zamanı geldi de geçiyor bile.
