Avrupa belki de yakın tarihinde ilk kez Türkiye meselesini bu kadar geniş çaplı olarak tartışıyor. Kimi Türkiye’nin topraklarının büyük bölümünün Asya’da olduğunu belirtiyor, kimi Avrupa’daki Türk işçilerinin yarattığı imajı öne çıkarıyor, kimi din farkını işliyor, kimi de Roma geleneği fikrini savunuyor. 12 Aralık’ta müzakere takvimi vermeme kararının alt yapısını oluşturuyor bu yazılar. Oysa Avrupalılık ne bir yaşam benzerliği, ne de ortak bir dostluk tarihi. Avupa ülkelerinin hepsi birbirlerine karşı savaştılar; dini bakımdan Katoliklik, Ortodoksluk ve Protestanlık arasında çok büyük farklar var. Portekiz’le İsveç’in yaşam biçimi birbirine hiç benzemiyor. Yunanistan’ın alfabesi bile değişik. Ama bütün bunlar AB üyeliğine bir engel olarak görülmemiş. Türkiye ise her bakımdan Avrupa’nın dışında sayılıyor. Bu bir haksızlık. Ama işin bir de şu yanı var: Bana göre modern Avrupalılık bilinci iki büyük istismarı ciddi bir tehlike olarak görüyor. Din ve Milliyetçilik. Bu iki kutsal kavramın da tarih içinde nasıl yanlış kullanıldığını ve ülkeleri nasıl yıkıma götürdüğünü yaşamış olmanın getirdiği ortak bir Avnupalılık bilinci var. Bugün Avrupa ülkelerinde kolay kolay “vatan millet” istismarı yapamıyorsunuz. Çünkü bu sözlerle başlayan akımların kaç milyon insanın hayatına ve kaç şehrin mahvına sebep olduğunu en eyi Avrupalılar biliyor. İkinci Dünya Savaşı’na katılmamış olan Türk halkının böyle bir tecrübesi yok. Din konusu daha da eski. Kilise baskılarına karşı halkın yönetimi ele alması uzun ve kanlı savaşlar sonunda mümkün olabildi. Bu yüzden Avrupa’nın sağcısı da solcusu da din ve milliyetçilik kavramlarından ürküyor. Hem bilinçlerinde var böyle bir korku, hem de bilinçaltlarına işlemiş durumda. Türkiye laikliği de demokrasiyi de hediye olarak aldığı, yani bu kurumlar yukarıdan aşağıya kurulduğu için Avrupa’nın korkularını paylaşmıyor. Bence Türkiye ile Avrupa arasındaki temel anlayış farkı bu iki kavramdan kaynaklanmakta.