1922 ile 1924 arasında bir milyondan fazla Rum zorunlu göçe tabi tutuldu ve Anadolu’dan Yunanistan’a gönderildiler. Evlerinden ocaklarından sökülen bu Anadolulular tarihin en büyük zorunlu sürgününün acısını kuşaklar boyu içlerinde taşıdılar, rebetika müziğinin yanık ezgilerinde ana yurtlarına olan özlemlerini haykırdılar. Saza benzer bir alet geliştirdiler ve bağlamanın bir akort biçimi olan “bozuk düzen” den aldıktan isimle, bu çalgıya “buzuki” dediler. Yunanistan’da hor görüldüler, kuşaklar boyu bu yeni ülkeye uyum gösteremediler. Kurdukları semtlere “Yeni İzmir”, “Yeni Bergama” gibi isimler koydular. Şimdi tarihin saatini geriye kurarak yapılan işin doğru olup olmadığını bir kez daha düşünelim. Osmanlı imparatorluğu’nda Müslümanlarla gayri Müslimler arasında bir iş bölümü vardı. Müslüman Türkler daha çok askerlik ve çiftçilikle uğraşırken, Yahudi Osmanlılar ticareti, Ermeni Osmanlılar her türlü el sanatlarıyla doktorluğu, Rum Osmanlılar uluslararası ticaret, çiftçilik, yapı ustalığı gibi işleri götürüyorlardı. Bu insanlar arasında okumuş yazmış kişi çoktu, iyi eğitimliydiler. Genç Türkiye Cumhuriyeti bu insanların yok oluşuyla birlikte, bir anda kadrosuz kaldı. Eğitimli insanlarını yitirdi. Etkileri bugüne kadar süren bir birikimsizlik dönemine girdi. Zaten eğitimli Türklerin bir bölümü de Çanakkale’de kırılmıştı. Ama benim bu yazıda üstünde durmak istediğim nokta ayrı. Eğer o dönemde bir milyondan fazla Rum zorla gönderilmeseydi, bugün nüfusları fazla artmasa bile en azından iki milyon Rum yurttaşımız bu topraklarda yaşıyor ve bu ülkeye hizmet ediyor olacaktı. Ve bu durum Avrupa Birliği önündeki konumumuzu değiştirebilirdi. İçinde iki milyon Rum’un yaşadığı bir Türkiye’ye Avrupa’nın sırt dönmesi kolay olmazdı. Ne yazık ki kendi kendimizi bu olanaktan mahrum bıraktık. Osmanlı idaresinin yüzyıllar boyunca değişik kültürler ve dinler arasında kurduğu uyumu bozduk. Aslında Avrupa Birliği bugün, Osmanlı’nın kurmuş ve asırlar boyu yaşatmış olduğu ideale kavuşmak için çırpınıyor. Eğer Türkiye kendi hazinesini koruyabilse ve hoyratça tarumar etmeseydi, bugün Avrupa Birliği’nin ideal ülkesi olabilirdi. Türklerin, Rumların, Ermenilerin, Arapların, Kürtlerin, Çerkezlerin, Gürcülerin, Lazların, Süryanilerin uyumlu ülkesi olarak dünyada bir yıldız gibi parlayabilirdi. Ama (biraz da dönemin uluslaşma akımına uyarak) kendimizi bu olanaklardan mahrum bıraktık. Bu zenginlikten, Türklük ve Türkçülük idealine geçtik. Şimdi bu kararımızı tekrar değiştiriyor ve Avrupa Birliği’nin kültürler, ırklar ve dinlerin harman olacağı halitasına katılmak istiyoruz. Bari bu süreci içimize sindirebilsek.