Pazartesi akşamüstü, İstanbul'un trafik keşmekeşinden sıyrılıp, otomobillerin güçlükle geçebildiği daracık sokaklardan ilerleyerek, harap binayı bulduk. Eski apartmandan içeri girdiğimizde, ışıkların yanmadığını gördük. Bina, İstanbul'un bakımsız evlerine özgü yemek, gaz ve toz karışımı kokuya gömülmüştü. Karanlıkta merdivenleri tırmandık ve ikinci kattaki küçük daireye girdik. Ve birdenbire bulunduğu mekanla hiç bağdaşmayan, gürül gürül bir mutluluk müziği içimizi yıkamaya başladı. Muhteşem bir koro, içinde bulunduğu küçücük mekanı genişletiyor, polifonik Brahms müziği, Aksaray'daki dar sokağı gökyüzünün uçsuz bucaksız enginliğine taşıyor ve yürekleri ferahlatıyordu. Onları dinlerken, apartman girişinde neden ışık yapmadığını anladım. Çünkü koronun ışığa ihtiyacı yoktu: Gözleri görmüyordu.

***

İstanbul Altı Nokta Körler Derneği Korosu'nu dinliyorduk. Sevgili dostum Eşber Yağmurdereli ile olan arkadaşlığımız sonucu buraya gelmiştik ve bin bir özenle hazırlanan çok sesli koronun inanılmaz tınılarını dinlerken yüreğimiz kabarıyor, bir heyecandan başka bir heyecana sürükleniyorduk. Son derece gelişmiş bir koroydu bu. Sesler müthiş tınlıyor, tempo aksamıyor ve gözleri görmeyen bu sanatçıların yürekten yüreğe kurduğu ilişki, normal orkestra ve korolarda görmediğimiz kadar sağlam bir uyum ve senkron sağlıyordu. Korolarda alışık olduğumuz bir şef yoktu başlarında. Çünkü şefi göremezlerdi. Ritmi yüreklerinde hissediyorlardı. Çok sesli müzik yaptıkları için partisyonları nasıl yazıp okuyabildiklerini merak ettim. Elime beyaz kartonlar tutuşturdular. Üstlerinde kabartılmış noktalar vardı ve nota yerine bunları kullanıyorlardı. Görmeyenler için geliştirilmiş kabartma alfabe altı noktadan oluşuyor. Bu yüzden derneklerinin adı altı nokta. Notaları da böyle yazıyorlar.

***

Bu müthiş korodan kendi şarkılarımı da dinlemenin şaşkınlığı içine düşerken, ne kadar zalim bir ülkede yaşadığımızı bir kez daha kavradım. Topluma yön verenler bir türlü kendi küçük hırslarını aşamayıp, hoyrat ve gücü yetenin üste çıktığı bir savaş ortamı yaratırken, özürlüler, yaşlılar, çocuklar, hastalar, kendi yaşam mücadeleleri içinde, insanca ve insana yaraşır bir dünya yaratmaya çabalıyorlardı. Aksaray'daki sokaktan yükselen Brahms melodileri bunun kanıtıydı işte. Hepsinin işi gücü vardı: Kimi avukattı, kimi muhasebeci… Ne var ki kendilerine duydukları saygıyı yitirmeyen onurlu kişiler olarak bir araya geliyor ve şu yaralı ülkeye, dünya güzeli melodiler armağan ediyorlar, uluslararası yarışmalara katılıyorlar ve gözleri görenlerin beceremediği bir iç zenginliğine ulaşıyorlardı. Gittikçe kararan ufkumun birden aydınlandığını hissettim. Bu insanların yurttaşı olmaktan, onlarla tanışmaktan onur duyuyordum. Çünkü gözleri görmeyen bu insanlar hayata karşı yenilmemiş, tam tersine acıma duygusunu hak etmişlerdi. Onlardan ayrılırken "İbret al deli gönlüm!" dizesi takılmıştı dudaklarımın ucuna.