Dünyada yayınlanan raporlar Türkiye’nin özelliklerini sayarken sürekli “Çok yoksul” olduğunu vurguluyorlar. Doğrudur, yoksuluz, hem de çok yoksuluz; rakamları önünüze koyduğumuz zaman aksini savunmak olanaksız. Şimdi kendimize soralım; bu yoksulluk nereden geliyor? Topraklarımız mı verimsiz? Ulaşım yollarının uzağında mıyız? Çalışan nüfusumuz mu yok? Yer altı-yer üstü kaynaklarımız mı eksik? Yetişmiş kadrolara mı sahip değiliz?Bu soruların hiçbirine olumlu cevap veremezsiniz. Dünyada bu ülkeninki kadar şanslı bir konum zor bulunur. Üç tarafı sekiz bin kilometre denizlerle çevrili Ortadoğu, Kafkasya ve Doğu Avrupa arasındaki muhteşem bir yarımadaya sahip olma şansı hiçbir ülkenin elinde yok. Dört iklimi aynı anda yaşayan bir zenginlik. Aynı anda hem Akdeniz rüzgârını, hem Ege meltemini, hem Karadeniz poyrazını hissedebilen bir ülke. Arap çöllerinden Balkan ovalarına, Kafkas dağlarından Ege’nin mavi koylarına uzanan bir coğrafya. Üstü üste yığılmış bir medeniyetler resmigeçidi; dünyanın en önemli açık hava müzesi. Bütün bunlara bir de İstanbul, İzmir gibi hayal şehirleri ekleyin. Selçuklu ve Osmanlı geçmişinin ihtişamını düşünün. Atatürk devrimlerinin pırıltısını da…Peki bu ülkedeki derin yoksulluğun, azgelişmişliğin, Avrupa’nın “adam etmeye çalıştığı bir ülke olma”mızın sebebi ne? Niye bu durumdayız? Bunun cevabı basit: Çünkü kafalarımız yanlış. Kafalarımız yanlış olduğu için de yanlış yönetimler seçiyor, yanlış kişilerin peşinden koşuyor, sonra da hayal kırıklığı içinde “elim kırılsaydı” yakınmasına sığınıyoruz. Bunu anlamak için kendi ömür diliminizdeki hayal kırıklıklarınızı hatırlamanız yeterli. Sanki beynimizde bir “azgelişmişlik kilidi” var. Bu kilidi bir açabilsek dünyanın en önemli, en zengin ve en mutlu ülkelerinden biri olacağız ama ne hikmetse yüzyılların bağladığı bu kilit bir türlü açılamıyor. Çünkü sağduyu eksikliği var. Ben kırk yıldır Türkiye’de sağduyunun hep cezalandırıldığını gördüm. Doğru görüşler ortaya koyanların erken öten horoz misali kellesi alınır hep, sonra toplum otuz yıl sonra aynı şeyleri söylemeye başlar ama giden gitmiştir bir kere. Sağduyuyu cezalandıran, fanatik ve ilkel görüşleri ödüllendiren bir ülke, varlık içinde yokluk yaşamaya mahkûm. Başka türlü olamazdı. Not: Dünkü “Yabancı Semaye Gelir mi?” başlıklı yazımda bir yanlış anlamaya yol açmamak için, Türkiye’deki emekçi kesimin ücretlerini sadece yabancı sermaye ve rekabet açısından değerlendirdiğimi belirtmek isterim. Hayatım boyunca olduğu gibi emeğin en yüce değer olduğunu savunmaya devam ediyorum.